İşitin Ey Yarenler

Süluk bir nevi dil, kulak, göz ve gönül eğitimidir. Bir sabır eğitimidir. Kırk sene hizmetin sırrı topyekun bir gönül eğitimiyle ilgilidir. Yunus’un dergaha kırk yıl hizmet etmesinin motifi, gönül terbiyesinin ne kadar zor ve hassas olduğunu göstermektedir.

Ayrıca bu hizmet sırasında dervişin içten içe idrak etmesi gereken nükte halka hizmetin Hakk’a hizmet ve ibadet olduğudur.

Vücud-ı vahidi anlamak cemal ve celali birlemek, sonra dönüp vücud içinde kendi aslını seyretmek kolay değildir.

Yunus cemalde celali buluncaya ”Bir isen birliğe bak, ikiyi elden bırak” deyinceye kadar yani kırk sene eğitilmiş, her tecellide yarin cemalini temaşa etmiştir. Dolayısıyla odunlar için kullanılan ”eğri” ve ”doğru” gibi sıfatlar bilinç noksanlığından ibarettir.

Bu noktada menkıbedeki düz odunların Allah’ın cemali, eğri odunların celali tecellilerini remzettiği söylenebilir. Celal ve cemal iç içe olduğuna, Niyazi’nin ifadesiyle dikensiz bir gül olmayacağına göre doğruluk ve eğrilik vehmi bir düşüncedir.

Tapduk Emre eğri doğru, güzel çirkin, iyi kötü ne varsa birleyerek kabul eder. Çünkü varlık birdir.

Yunus kırk yıl sonunda dergaha eğri ve doğru ayrımı yapmadan odun getirmeye başlayınca tevhidi anlayacak, kemale ulaşacaktır.

Yunus çoktan dost ile dost olmuştur ama bundan kendi de habersizdir.

Yunus gibi bir aşıkın süluktaki sabrıyla Tapduk gibi bir maşukun terbiye sırasında gösterdiği sabır muhteşem bir kemal örneğidir.

MUSTAFA TATÇI/İŞİTİN EY YARENLER

Regaib Kandili

Regâib, Arapça bir kelimedir ve “reğa-be” kökünden gelmektedir. Reğa-be kelime olarak, herhangi bir şeyi istemek ve onu elde etmek için çaba sarfetmek demektir.

Terim olarak Regâib, Türkçe’de kandil geceleri dediğimiz mübârek gecelerden biridir. Hicrî takvime göre, yedinci ay olan receb ayının ilk cuma gecesi Regaib kandilidir. Bu gecede Yüce Allah af ve rahmetini kullarına hediye eder.

İslamiyette özel zaman dilimleri vardır. Müslümanların dini duygularını yoğun biçimde yaşadığı geceler vardır. Kulların Allah’a yakınlaşması, imtihan dünyasını muhasebe etmesi, Kur’an-ı Kerim okuması ve çeşitli hayırlarda bulunması bu gecelerde özel bir anlam taşır.

 Yüce Allah’ın rahmetinin, mağfiretinin ve nimetlerinin diğer zamanlardan daha çok tecelli etmesi, samimi kalple Allah’a yönelenlerin affedilmelerinin ümit edilmesi ve müminlerce gönülden arzulanması sebebiyle bu geceye “Regaib” denilmiştir.

Regaip gecesini istiğfar ile geçirmek çok faziletledir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) “Recep Allah’ın ayıdır, Şaban benim ayımdır, Ramazan ise ümmetimin ayıdır” buyurmuştur. Bu sebeple Recep ayı içerisinde idrak edilen Regaip kandilinin Allah’a şükür ifadesiyle ve bağışlanma dilenmesiyle geçmesi çok sevaptır. 

Bu gecede Kuran’ı Kerim okumak, tövbe istiğfar, sadaka vermek, Allah’ın zikretmek ve salavat çekmek yapılması gereken başlıca ibadetlerdendir.

Kendi nefsimizdeki günahları sevaba çevirmek de atmamız gereken adımlardandır. Rabbim hepimizin ibadetlerini kabul etsin.

Amin..

Akciğerlerimiz ve Ağaçlar

Akciğerlerimizin ağaçlara ne kadar benzediğine daha önce dikkat ettiniz mi?

Bir akciğer ve bir ağaç.. İkisi de aynı türden gibi değil mi?

Mucize olan şu ki Allah akciğerlerimizi ve ağaçları birlikte çalışacak şekilde yaratmıştır.

Nefes verdiğimizde dışarı karbondioksit veririz ve ağaçların yaşama devam etmesi için o karbondioksiti içine çekmesi gerekir.

Karbondioksiti çeker ve bizlere oksijen geri verir. Biz de hayata o oksijenle devam ederiz..

Bu tesadüf müdür yoksa Allah’ın varlığının ve birliğinin bir delili mi?

Bu mucizeyle sahabelerin ağaçların yanından geçerken salavat okumasının sebebini daha iyi anlayabiliriz.

Ne mutlu akledene..

Dua ile.

Ahmed er-Rufai Hz. Salavatı

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى نُورِكَ الأَسْبَقِ. وَصِرَاطِكَ الْمُحَقَّقِ. الَّذِي أَبْرَزْتَهُ رَحْمَةً شَامِلَةً لِوُجُودِكَ. وَأَكْرَمْتَهُ بِشُهُودِكَ. وَاصْطَفَيْتَهُ لِنُبُوَّتِكَ وَرِسَالَتِكَ وَأَرْسَلْتَهُ بَشِيراً وَنَذِيراً. وَدَاعِياً إِلَى اللهِ بِإِذْنِهِ وَسِراجاً مُنِيراً. نُقْطَةِ مَرْكَزِ الْبَاءِ الدَّائِرَةِ الأَوَّلِيَّةِ. وَسِرِّ أَسْرَارِ الأَلِفِ الْقُطْبَانِيَّةِ. الَّذِي فَتَقْتَ بِهِ رَتْقَ الوُجُودِ. وَخَصَّصَتْهُ بِأَشْرَفِ الْمَقَامَاتِ بِمَوَاهِبِ الإِمْتِنَانِ وَالْمَقَامِ الْمَحْمُودِ. وَأَقْسَمْتَ بِحَيَاتِهِ فِي كِتَابِكَ الْمَشْهُودِ. لأِهْلِ الْكَشْفِ وَالشُّهُودِ. فَهُوَ سِرُّكَ الْقَدِيمُ السَّارِي. وَمَاءُ جَوْهَرِ الْجَوْهَرِيَّةِ الْجَارِي. الَّذِي أَحْيَيْتَ بِهِ الْمَوْجُودَاتِ. مِنْ مَعْدِنٍ وَحَيَوَانٍ وَنَبَاتٍ. قَلْبِ الْقُلُوبِ وَرُوحِ الأَرْوَاحِ وَإِعْلاَمِ الْكَلِمَاتِ الطَّيِّبَاتِ. الْقَلَمِ الأَعْلَى وَالْعَرْشِ الْمُحِيطِ رُوحِ جَسَدِ الْكَوِنَيْنِ. وَبَرْزَخِ الْبَحْرَيْنِ. وَثَانِي اثْنَيْنِ. وَفَخْرِ الْكَوْنَيْنِ. أَبِي الْقَاسِمِ أَبِي الطَّيِّبِ سَيِّدْنَا مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ الله بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ عَبْدِكَ وَنَبِيِّكَ وَحَبِيبِكَ وَرَسُولِكَ النَّبِيِّ الأُمِّيِّ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ تَسْلِيماً كَثِيراً بِقَدْرِ عَظَمَةَ ذَاتِكَ فِي كُلِّ وَقْتٍ وَحِينٍ سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلاَمُ عَلٰى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Anlamı:

“Allah’ım! salât, selâm ve bereket, en önce zâhir olan nûruna, hakîkî yoluna olsun. Onu varlıklar için hepsini kuşatan bir rahmet olarak ortaya çıkardın, müşâhedenle şereflendirdin, nübüvvet ve risâletin için seçtin. Onu müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdin, Allah’ın izniyle O’na davet eden ve karanlıkları aydınlatan bir kandil yaptın. O evvelî dâire olan “bâ”nın merkez noktasıdır ve kutbâniyet elifinin sırlarının sırrıdır. Öyle bir sırdır ki, varlığın ortaya çıkışı onun varlığı iledir. İhsanlarınla makâm-ı mahmûd ve en yüce makamları ona mahsus kıldın. Şâhidli kitabında keşif ve şuhûd ehline, hayatı hakkı için yemin ettin. Ki o, kadîm olan ve devam eden sırrın, akıp giden cevheriyetin cevherinin suyu, onunla maden, hayvan ve bitkilerden olan varlıkları ihyâ ettin. Kalplerin kalbi, ruhların rûhu, güzel kelimelerin îlâmı, yüce kalem, kuşatan arş, iki âlemin cesedinin rûhu, iki denizin berzahı, ikinin ikincisi, iki âlemin iftihârı, Ebu-l Kâsım, Ebu-t’Tayyib, AbdulmuttalibIin oğlu Abdullah’ın oğlu, senin kulun, habîbin, rasûlün, ümmî nebi Muhammed’e, âline ve ashâbına salât ve selâm eyle. Ve Zâtının azameti kadrince, her vakit ve her an çok selâm eyle. Rabbin onların niteledikleri şeylerden münezzehtir. Bütün Rasûllere selâm olsun. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.”

([1]Nebhânî,  Efdal, 20-21;  Bu sâlatın Rasûlullah’tan (s.a.v.) gelen gizli sırların mânâlarına vukûfiyet, yüceliklere kavuşmada en güzel vesilelerden olduğu bildirilir.)

Kaynak: Yrd. Doç Dr. Veysel Akkaya, Kalplere Şifa Salavat ve Dualar, Erkam Yayınları

ÖLÜM BEKLENİR Mİ?

Allah’ın kalpleri Rablerinin muhabbetiyle dolu kulları vardır. Onlar, sevgililerine olan iştiyakları sebebiyle ölümü beklerler. Bu dünyada uzun süre kalmayı kerih görürler. Bu dünyadan ayrılmadıkça onlara rahat ve huzur yoktur. Onlar bu dünyada uzun kalmalarına kederlenirler. Onların bu dünyadan ayrılmaya olan istekleri susuz birinin suya olan isteğinden daha şiddetlidir. Ecelleri yaklaştığında onlara ölüm meleğinin Azrail yanında tahiyyat ve selam eden Allah’ın gönderdiği 70.000 melek gelir. Buna Kuran-ı Kerim’de şöyle işaret edilmiştir. ” Onlar, meleklerin Selam sizin üzerinize olsun. Yapmış olduğunuz iyi işlere karşılık cennete girin diyerek iyilikle canlarını aldığı kimselerdir.

Aynı şekilde ölüm meleği mümine güzel kokular içinde ve en güzel surette gelir. Mümin ona hangi iş sebebiyle geldin der. Melek ”senin ruhunu kabzetmek için geldim, hangi halde senin ruhunu almamı istiyorsun söyle” der. Bunun üzerine kul meleğe ”canımı secdedeyken al” der. Ölüm meleği de öyle yaparak canını secdedeyken alır. İşte bu sırada o mümin kula hafaza melekleri gelir. Bunlardan biri arkadaşı olan diğerine ”Bizim bir dost ve kardeşimiz oldu. Şüphesiz onun ayrılık vakti geldi” der. Allah seni hayırla mükafatlandırsın, bağışlasın. Sen ne güzel kardeşsin. Müminlerden işi en kolay olansın. Nefsin için önden hazırladığın şeyler ne güzel” derler. Ayet-i kerimede ” Ey mutmain (güvenceye kavuşmuş ruh). Hoşnut olmuş ve hoşnut olunmuş olarak Rabbine dön. Seçkin kulların arasına karış ve cennetime gir” buyrulmuştur. Yani cennetime rahat ve huzurla gir demektir. Kişinin ruhu cesedine ” Allah seni hayırla mükafatlandırsın. Sen hayrı ve hayır sahiplerini seviyor, şerre ve şer sahiplerine buğzediyordun. Seni Allah’a emanet ediyorum. Allah seni korusun ve muhafaza etsin” der.

Müminlerin emiri Hz. Ali’nin önünden bir cenaze geçmişti. Hz. Ali (r.a) ”İstirahate kavuştu” dedi. Bunun üzerine ona ”istirahate kavuşan kimdi?” diye soruldu. Hz. Ali ”Mümin kimsedir. Çünkü o dünya sıkıntılarından ve ehl-i dünyanın eziyetinden kurtulup sonra da Allah’ın rahmetine kavuşarak istirahate kavuşur. Kendisinden kurtulunacak kimse de facir kimsedir. Öldüğü zaman kullar ve beldeler ondan kurtulup istirahate kavuşurlar.” dedi.

AHMED ER-RİFAİ

SOHBET MECLİSLERİ

PODYUMDAN HAKİKATE YÜRÜYÜŞ

GERÇEK BİR HAYAT HİKAYESİ

1984 yılında Kadem-i Şerif tekkesinde türbedar bir aile tarafından bulunan siyahi bir bebek.”Buluntu Bebek”

Ve sonrasında yaşanan, dönüşüme kapı aralayan bir hayat hikayesi.. Dünya güzellik kraliçesi Tuğçe Karas’ın tacının ahiret yolunda ışıldaması.

Podyumda attığı adımların aslında onu hakikate taşıması.

Bu kitap sabrın zafere dönüşmesi, kırık bir kalbin küllerinden doğması, kalpteki o derin boşluğunun imanla tamamlanması.

Afrika ve Türkiye arasındaki aşkın hikayesi, çocukların duası..

Başımıza ne gelirse gelsin ”ümit hep var”

https://www.kitapyurdu.com/kitap/podyumdan-hakikate-yuruyus/731455.html?srsltid=AfmBOorcx6_BbxHAm_zPQK3NVx_Zd2rszZavP3hL-fOqfRTwMAqp9Qxr

Okunmanızı can-ı gönülden tavsiye ediyorum..

Dua ile.

Mawlana Jalaluddin Rumi

Life Story of Mawlana Jalaluddin Rumi
Mevlana was born in 1207 in Balkh (in present day Afghanistan). Mevlana’s father, Bahaddin Veled, left his homeland to escape the persecution of the Moguls. He first went with his family to Mecca and Medina and then to Asia Minor, seeking protection and asylum. Finally the family arrived in Konya in 1228 at the invitation of the Seljuk Sultan Alaeddin Keykubat. Bahaddin Veled, known as the “chief of all the learned” in Konya, became highly respected among the Seljuks. When he died in 1231, his son Mevlana was 24 years old. After Bahaddin’s death, his followers and students began to gather around Mevlana. They regarded him as the sole intellectual and spiritual heir, and a source of inspiration. In the following years, Mevlana became a teacher in the schools of Konya. As a scholar and theologian, he became even more popular than his father.

In 1244 Mevlana met the dervish Þems-i Tebriz, or Shemseddin of Tabriz. This meeting marked the beginning of a great mystic love between the two men. The influence of Shemseddin changed the once sober-minded theologian, Mevlana, into an ecstatic mystic. He neglected his work in order to have meditative sessions with Shemseddin, which often lasted weeks.

Mevlana’s family and also his students and disciples disapproved of this relationship. Shemseddin finally had to flee from Konya. Mevlana suffered greatly and tried all ways to locate him. In the end Mevlana’s sons brought Shemseddin back to Konya. However after his return, the attitude of Mevlana’s family and of his disciples toward Shemseddin did not change. Around 1247 he disappeared again and was never found. Speculations indicate, that he might even have been murdered.

After Shemseddin disappeared, Mevlana chose Selahaddin Zerkubi as his spiritual confidant until he died 10 years later. Mevlana dictated his major work. This six-volume work, known as the “Mesnevi” consists of 26,000 verses. It begins with the words, “Listen to the reed flute — talking about separation..”. The reed flute (ney) plays a special role in the ritual of the Mevlevi order. The Mesnevi, a masterpiece of Islamic mystic literature was written in verse, and included philosophical, mystical and spiritual messages. On December 17, 1273, Mevlana Celaleddin-i Rumi died in Konya.

The ritual dance of his followers, more commonly known as the Whirling Dervishes, symbolizes a release from earthly ties, which liberates the soul and prepares it for union with the divine.

The dance consists of three parts, which represent the stages of reaching, seeing, and uniting with God. In the first stage, the dancers whirl three times accompanied the mournful sound of the ney. During the second part, they remove their coats. This symbolizes the release of the soul from earthly concerns. Then they slowly begin to whirl with their right hands palms up and left hands palms down. This gesture indicates: “What we receive from God we give to man, while we have nothing ourselves”.

Their whirling movement represents the earth revolving on its axis and their rotation around the hall symbolizes the earth orbiting the sun. In the final part of the dance, the sheik enters, the rhythm becomes more rapid and the dancers are more frenzied. Then the flute signals the moment of man’s union with God.

Actually Mevlana did not found the Mevlana order. It was established in his name after his death his son Sultan Veled, himself an important poet. The Mevlevi sect has lost its former importance. Only in December Konya becomes the center of the Mevlana celebrations.

Rūmī, in full Jalāl al-Dīn Rūmī, also called the honorific Mawlānā, (born c. September 30, 1207, Balkh [now in Afghanistan]—died December 17, 1273, Konya [now in Turkey]), the greatest Sufi mystic and poet in the Persian language, famous for his lyrics and for his didactic epic Mas̄navī-yi Maʿnavī (“Spiritual Couplets”), which widely influenced mystical thought and literature throughout the Muslim world. After his death, his disciples were organized as the Mawlawiyyah order.

Rūmī’s use of Persian and Arabic in his poetry, in addition to some Turkish and less Greek, has resulted in his being claimed variously for Turkish literature and Persian literature, a reflection of the strength of his influence in Iran and Turkey. The influence of his writings in the Indian subcontinent is also substantial. By the end of the 20th century, his popularity had become a global phenomenon, with his poetry achieving a wide circulation in western Europe and the United States.

Early Life
Jalāl al-Dīn’s father, Bahāʾ al-Dīn Walad, was a noted mystical theologian, author, and teacher. Because of either a dispute with the ruler or the threat of the approaching Mongols, Bahāʾ al-Dīn and his family left their native town of Balkh about 1218. According to a legend, in Nīshāpūr, Iran, the family met Farīd al-Dīn ʿAṭṭār, a Persian mystical poet, who blessed young Jalāl al-Dīn. After a pilgrimage to Mecca and journeys through the Middle East, Bahāʾ al-Dīn and his family reached Anatolia (Rūm, hence the surname Rūmī), a region that enjoyed peace and prosperity under the rule of the Turkish Seljuq dynasty. After a short stay at Laranda (Karaman), where Jalāl al-Dīn’s mother died and his first son was born, they were called to the capital, Konya, in 1228. Here, Bahāʾ al-Dīn Walad taught at one of the numerous madrasahs (religious schools); after his death in 1231 he was succeeded in this capacity his son.

A year later, Burhān al-Dīn Muḥaqqiq, one of Bahāʾ al-Dīn’s former disciples, arrived in Konya and acquainted Jalāl al-Dīn more deeply with some mystical theories that had developed in Iran. Burhān al-Dīn, who contributed considerably to Jalāl al-Dīn’s spiritual formation, left Konya about 1240. Jalāl al-Dīn is said to have undertaken one or two journeys to Syria (unless his contacts with Syrian Sufi circles were already established before his family reached Anatolia); there he may have met Ibn al-ʿArabī, the leading Islamic theosophist whose interpreter and stepson, Ṣadr al-Dīn al-Qunawī, was Jalāl al-Dīn’s colleague and friend in Konya.

The Influence Of Shams Al-Dīn
The decisive moment in Rūmī’s life occurred on November 30, 1244, when in the streets of Konya he met the wandering dervish—holy man—Shams al-Dīn (Sun of Religion) of Tabrīz, whom he may have first encountered in Syria. Shams al-Dīn cannot be connected with any of the traditional mystical fraternities; his overwhelming personality, however, revealed to Jalāl al-Dīn the mysteries of divine majesty and beauty. For months the two mystics lived closely together, and Rūmī neglected his disciples and family so that his scandalized entourage forced Shams to leave the town in February 1246. Jalāl al-Dīn was heartbroken, and his eldest son, Sulṭān Walad, eventually brought Shams back from Syria. The family, however, could not tolerate the close relation of Jalāl al-Dīn with his beloved, and one night in 1247 Shams disappeared forever. In the 20th century it was established that Shams was indeed murdered, not without the knowledge of Rūmī’s sons, who hurriedly buried him close to a well that is still extant in Konya.

This experience of love, longing, and loss turned Rūmī into a poet. His poems—ghazals (about 30,000 verses) and a large number of robāʿīyāt (“quatrains”)—reflect the different stages of his love, until, as his son writes, “he found Shams in himself, radiant like the moon.” The complete identification of lover and beloved is expressed his inserting the name of Shams instead of his own pen name at the end of most of his lyrical poems. The Dīvān-e Shams (“The Collected Poetry of Shams”) is a true translation of his experiences into poetry; its language, however, never becomes lost in lofty spiritual heights or nebulous speculation. The fresh language, propelled its strong rhythms, sometimes assumes forms close to popular verses. There would seem to be cause for the belief, expressed chroniclers, that much of this poetry was composed in a state of ecstasy, induced the music of the flute or the drum, the hammering of the goldsmiths, or the sound of the water mill in Meram, where Rūmī used to go with his disciples to enjoy nature. He found in nature the reflection of the radiant beauty of the Sun of Religion and felt flowers and birds partaking in his love. He often accompanied his verses a whirling dance, and many of his poems were composed to be sung in Sufi musical gatherings.

A few years after Shams al-Dīn’s death, Rūmī experienced a similar rapture in his acquaintance with an illiterate goldsmith, Ṣālāḥ al-Dīn Zarkūb. It is said that one day, hearing the sound of a hammer in front of Ṣalāḥ al-Dīn’s shop in the bazaar of Konya, Rūmī began his dance. The shop owner had long been one of Rūmī’s closest and most loyal disciples, and his daughter became the wife of Rūmī’s eldest son. This love again inspired Rūmī to write poetry.

After Ṣālāḥ al-Dīn’s death, Ḥusām al-Dīn Chelebi became his spiritual love and deputy. Rūmī’s main work, the Mas̄navī-yi Maʿnavī, was composed under his influence. Ḥusām al-Dīn had asked him to follow the model of the poets ʿAṭṭār and Sanāʾi, who had laid down mystical teachings in long poems, interspersed with anecdotes, fables, stories, proverbs, and allegories. Their works were widely read the mystics and Rūmī’s disciples. Rūmī followed Ḥusām al-Dīn’s advice and composed nearly 26,000 couplets of the Mas̄navī during the following years. It is said that he would recite his verses even in the bath or on the roads, accompanied Ḥusām al-Dīn, who wrote them down. The Mas̄navī, which shows all the different aspects of Sufism in the 13th century, often carries the reader away with loose associations of thought, so that one understands what subjects the master had in mind at a particular stage of his life. The work reflects the experience of divine love; both Ṣalāḥ al-Dīn and Ḥusām al-Dīn were, for Rūmī, renewed manifestations of Shams al-Dīn, the all-embracing light. He called Ḥusām al-Dīn, therefore, Ḍiyāʾ al-Ḥaqq (“Light of the Truth”); ḍiyāʾ is the Arabic term for sunlight.

EL-VELİ

El-Veli ”seven, yardım eden”demektir. Cenab-ı Allah’ın yardımının ne demek olduğu zahirdir. O din düşmanlarını zelil eder, velilerine ise yardım eder. ”Allah iman edenlerin velisidir.”

Kullardan veli olanlar Cenab-ı Allah’ı ve O’nun dostlarını seven, O’nun dinine ve dostlarına yardım eden, düşmanlarına ise düşmanlık edendir.

O’nun düşmanları cümlesinde nefis ve şeytan vardır. Her kim bu ikisine uymayıp onları yardımsız bırakır, Allah’ın emrine nusret eder, velilerine dostluk eder ve düşmanlarına düşmanlık ederse bu kişi kullardan veli olandır.

”Allah’ın dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.”

Gönül Yorgunlarına İlahi Nefes Duası

Ya Selam, Zamane hengamesi içinde tarumar olmuş gönlüme selamet indir. Dertli nefsimi sükun ile sar, geceyi gündüze çeviren kudretinle içimi nur et.

Ya Latif, lütfunla dokun kırık yanlarıma, kimselerin anlayamadığı yorgunluklarıma sen ince kudretinle şifa ver.İçimdeki feryadı rahmetinle sükuta erdir.

Ya Vedud, unutulmuş sevgilerin kaybolmuş bakışların ardından beni tekrar kendi muhabbetinle dirilt. İlahi aşkına muhtaç yüreğime vuslatınla teselli ver.

Ya Şafi, ne dilin anlatabildiği, ne gözün gösterebildiği yorgunluklar için senin şifanı niyaz ederim. Maddi ve manevi her yarama ol de, merhametinle beni sar.

Ey her zerrede hazır ve nazır olan Rabbim, yorgunluğumu hayra tebdil eyle, kalbime yeniden doğuşun seherini lütfeyle.

Amin ya ilahel Alemin. Amin bi hürmeti Mevlana Celaleddin Rumi ve bi hakkı Ahmed er Rufai ve bivecahil kerim Abdülkadir-i Geylani.

Cümlesinin ruhaniyetinden, muhabbetinden ve şefaatinden nasib-i ali eyle ya Rab. Amin..

Esma gönül sarayına gelen bir sultandır. Kim ki bu esmalara sadakatle bağlanır, ona kapılar açılır. Ona gecede gündüz, susuşta söz, sükutta sema doğar.

Unutmayın ki esmayı bilen, esmada kendini bulan en nihayet Hakk’ta yok olan olur.

Sözü duyan bilsin.. Gönlü yanan işitsin.

(Bir Derviş)

Ne Yazılmışsa O Vaki Olur

Ey azizim vaktiyle gönül ehli zatlar şöyle derdi: Ne yazılmışsa ol vaki olur, ne mukadderse o gelir başa. Bu söz öyle kuru bir teselli değildir. Bu kalbin kendini Hakk’a teslim ettiği bir sır kapısı idi. Vaktiyle İstanbul sokaklarında sabah ezanıyla uyananlar rızkın peşine düşerken ”Rabbim ne takdir ettiyse o olur” diyerek çıkardı evinden. Her adımda tevekkül, her nefeste rıza vardı. İnsan başına geleni yadırgamaz. Bunda da bir hayır var der geçerdi. Çünkü bilirdi ki yazgı kalem-i kudret ile çoktan yazılmış, mürekkebi çoktan kurumuştu.

Şimdi dön de bak bugüne, ahval perişan. Gönüller herc ü merc zihinler dağınık sabır tükenmiş. İnsan dediğin her şeyi hesapla, planla, takvimle zapt etmeye çalışır olmuş. Lakin kaderi unutur. Hatırlamaz ki ne saat işlerse işlesin vaktin sahibi Allah’tır. O isterse bir anda açar gönül kapılarını, istemezse bin yıldır beklesen bir arpa boyu yol kat edemezsin.

Evvel zamanlarda dervişler, bir tas çorba, bir kilim üstünde cihanı seyrederdi. Şimdi ise her şey var da huzur yok.Zira eşyanın bolluğu kalbin boşluğunu doldurmaz. Manadan uzak yaşayan bugünün insanı her şeye sahip olup da hiçbir şeye razı olmayan haline bakmalı evvela. Kendini dertli sanır, ama dert değil çoğu kere nefsin açlığıdır, kalbin değil.

Ey gönül sen yine dön o eski usüle. Kalbini temizle, dilini sadeleştir, niyetini berrak kıl. Çünkü vakti geldiğinde ne menfaatin korur seni, ne planların.

Ancak teslimiyetin sabrın ve niyazın elinden tutar.

Ve unutma: Ne kadar koşturursan koştur kaderin sana yürüyerek gelir. Zira ne yazılmışsa ol vaki olur.

Ey azizim! Bu kadar telaş niyedir. Sanırsın ki ip senin elinde oysa çoktan düğümlenmiş hüküm semada.. Sor kendine bunca koşturmanın hırsın nefsin bu bağrına bastığın korkuların içinde acaba sen Hakk’ın yazdığına razı olmayı ne vakit unuttun da kendi yazgını yazmaya kalkıştın?

(Bir derviş)