Beşiktaşlı Yahya Efendi Hazretleri

İstanbul’da bulunan büyük velilerdendir. Adı Yahya, mahlası Beşiktaşî’dir. Aslen Amasyalı olup, Şamlı Ömer Efendi’nin oğludur. Hicrî 900 (m.1494) yılında Trabzon’da doğdu. 977 (m.1569) yılında İs­tanbul’da vefat etti. Kabri, Beşiktaş ile Ortaköy arasında yaptırdığı ve ken­di adıyla anılan caminin yanında olup, ziyaret edilmektedir. Babası Şamlı Ömer Efendi, uzun süre Trabzon’da kadılık yaptı. Yahya Efendi o sırada orada dünyaya geldi. Kanunî Süleyman da o yıl aynı haftada Trabzon’da doğdu. Kanunî ile sütkardeşi oldular. Kanunî dünyaya geldiğinde, annesi Ayşe Hafsa Sultan’ın sütü kesilmişti. Bunun üzerine Kanunî’yi Yahya Efendi’nin annesi emzirdi. İlk tahsilini Trabzon’da iken babasından, İstanbul’a geldikten sonra da Zembilli Ali Efendi’den devam edip ilmini tamamladı.

Daha sonra müderris olup muhtelif medreselerde ders okuttu. 1555 yılında müderrislikten emekli oldu. İbadet için inzivaya çekildi. Bir müddet sonra insanlara karışıp, onların dertleriyle hemdert oldu. Yahya Efendi’nin manevî yükselişi üveysilik yoluyladır. Dil ve gönül ehli idi. Şiir kabiliyeti çok yüksekti. Kanunî Sultan Süleyman Han tahta çıkınca ona çok ilgi gösterdi. Her hu­susta hatırını saydı ve bir dediğini iki etmedi. Sohbet meclisi çok geniş olurdu. Her sınıftan insanlar sohbetine katılır, ondan faydalanırlar ve teselli bulurlardı. Müslümanlar kadar gayr-i müslimlerle de ilgilenir, onlara yardımcı olurdu. Bir defasında bir rahip yolunu kesmiş, di­rilerinden başka ölülerinden bile haraç alındığını, bundan bîzar olduklarını an­latınca, durumu çok acı bir mektupla Kanunî’ye bildirmiş ve yapılan haksızlı­ğın önüne geçilmesini temin etmiştir.

Yahya Efendi’nin sevdiklerinden Baba Tarak şöyle anlatır: “Balıkçılıkla geçiniyordum. Bir seher vakti Yahya Efendi’nin dergâhına vardım. Beni görür görmez: “Gel, teknen ile beni denizde bir gezdiriver. Allahü Teala’nın kudretini düşünelim. Deryayı bir güzel seyredelim”‘ dedi. Ben de: “Başüstüne efendim!” dedim. Hemen birlikte gidip kayığa bindik. Kıyı­dan biraz ayrılınca gönlümü bir üzüntü kapladı. Çünkü hanım bana o gece fa­kirlikten yakınıp: “Evin ihtiyacını karşılamıyorsun. Bak kızın yetişti. Çeyizi bile yok. Sen ise durmadan Yahya Efendi’ye gidersin. O da böylece seni işten alıkoymakta­dır. Kuru kuruya gezmek hangi akıl kârıdır?” demişti. Kayıkta hanımının söylediği bu sözleri hatırlamıştır. Bundan daha önce kimseye bir şey de söylemedim.

Birden Yahya Efendi Hazretleri bana: “Evladım, balık tutmak için yanında ağın var mı?” diye sordu. Ben de: “Efendim! Denizde balık olmadıktan sonra ağ olmuş neye yarar?” dedim. Yahya Efendi yine: “Balık yok diye üzülme. Yüce Allah senin rızkını ihsan ediverir. Ağı ba­na ver. Sana Yüce Allah’ın kudretini göstereceğim” buyurdu. Yahya Efendi bu sözü söyler söylemez denizin yüzü balıkla doldu. Artık her attığı ağı dolu dolu çekip kayığa boşaltıyordu. Sonra yine bana dönüp: “Evladım! Şimdi beni kenara bırak. Sen de balıkları satmaya bak. Bu ba­lıklar ne kadar para ederse, onunla kızına babalık yap, çeyizlerini al. Böylece hanımının istedikleri de yerine gelsin” buyurdu. O zaman ben hayretler içinde kaldım.

Kerametiyle daha önce olanları anlamış ve bir daha kerametini göster­mişti. Ayrılırken gördüklerimi kimseye söylemememi sıkı sıkıya tembih etti. Ben de hayatı boyunca bu sırrını sakladım.” Yahya Efendi Hazretleri’nin torunu Aziz İbrahim Efendi anlatıyor: “Dedemin yanında oturmuştum. Bir beyit okudu:

Nasibin var ise gelir Yemen’den

Ne Yemen’den, Hind’den de gelir, Hind’den de, dedi.

Sözünü tamamladığında kapı çalındı. Bana: “Kapıyı çalan kimdir, bir bak!” buyurdu. Ben de gidip kapıyı açtım. Ka­pıda Hindli birisi duruyordu. Ona: “Kimsin ve ne istiyorsun? Çaldığın bu kapıdan istediğin nedir?” dedim. Sonra geri dönüp dedeme: “Dedeciğim, birisi sizinle kapıda görüşmek istiyor” diye haber verdim. O da bana: “Onu içeriye davet et, sohbet etmek istiyoruz” dedi.

Derhal gidip kapıyı açtım ve ona: “Dedem sizi istiyor” dedim. O zat eşyası ile birlikte içeriye girdi. Selam verdi ve dedemin elini öptü. Koynundan bir mektup çıkarıp verdi. Sonra da: “Ben senin için tâ Hindistan’dan geldim. Sizi sevenler bizi bilir. Bu hedi­yeleri size gönderdiler” dedi. Dedem tebessüm edip, o zatı misafir etti ve bir müddet sonra geri gönderdi. Yahya Efendi Hazretleri 977 (m.1569) yılında bir kurban bayramı gecesi Hakk’ın rahmetine kavuştu. Vefatında seksen yaşına yakındı. Cenaze namazı bayram namazını müteakip kılındı. Namazını Şeyhülislam Ebu Suud Efendi kıldırdı. Daha sonra da şimdiki türbesine defnedildi. Cenazesine İstanbul’da bulunan her sınıf ve inançtaki insanlar katıldılar.

Yahya Efendi Hazretleri’nin iki oğlu olup, her ikisi de babaları gibi ilim, irfan sahibi idiler. Vefat ettiklerinde aynı türbede defnolundular. Şiirlerini müderris mahlası ile yazardı. Şiirlerinden bir kısmını içeren tertip edilmiş bir divanı vardır.

Yüce Allah sırrını mukaddes ve mübarek kılsın.

Hz.Musa Kıssası

Kur’an’da anlatılan bir kıssa bir takım ayrıntıları sebebiyle öteden beri dikkatimi çeker.

Hani Hz. Musa, daha peygamber olmadan önce Mısır’da bir şahsı yanlışlıkla öldürünce Firavun’un kendisini öldürmesinden korkarak Medyen’e kaçmıştı. Medyen’e vardığında aç, yorgun bir haldeydi. Derken yolu Medyen halkının hayvanlarını suladığı yere düştü.Orada çobanlar hayvanlarını sularken hayvanlarını geride tutan iki genç kız gördü Kıssanın buradan sonrasını Rabbimizin kelâmından dinleyelim:

“Musa, Medyen suyuna varınca, orada (hayvanlarını) sulayan bir çok insan buldu. Onların gerisinde de, (hayvanlarını) engelleyen iki kadın gördü. Onlara: Derdiniz nedir? [Siz niçin hayvanlarınızı sulamıyorsunuz?] dedi. Şöyle cevap verdiler: Çobanlar sulayıp çekilmeden biz (onların içine sokulup hayvanlarımızı) sulamayız; babamız da çok yaşlıdır. Bunun üzerine Musa, onların yerine (davarlarını) sulayıverdi. Sonra gölgeye çekildi ve: Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra (lütfuna) muhtacım, dedi. Derken, o iki kadından biri utana utana yürüyerek ona geldi: Babam, dedi, bizim yerimize (hayvanları) sulamanın karşılığını ödemek için seni çağırıyor. Musa, ona (Hz. Şuayb’a) gelip başından geçeni anlatınca o: Korkma, o zalim kavimden kurtuldun, dedi.” (Kasas, 23-25)

Şu üç âyetin gönül dünyamıza ilham ettiği güzelliklere bakar mısınız?

a) Babaları yaşlı olduğu için hayvanları sulamak durumunda kalan iki kız kardeş erkek çobanların arasına karışmıyorlar, geride duruyorlar.

Rabbimiz bunu bize Kur’an’da anlatıyorsa bununla mutlaka bir mesaj vermek istiyordur. Burada da bir mesaj veriyor. Birbirine yabancı erkek ve kadınların iç içe hep bir arada bulunmasını hoş görmediğini bu iki kadın üzerinden bizlere ima ediyor.

b) Onların Hz. Musa’nın sorusuna cevap vermeleri, sonrasında Hz. Musa’nın onlara yardımcı olarak hayvanlarını sulaması bir ihtiyaç olduğunda birbirine yabancı erkek ve kadınların ihtiyaç miktarınca konuşabileceklerini gösteriyor.  İşte ifrat ve tefrit arasında tam bir itidal noktası… Kadın ve erkek arasına duvar örülmediği gibi hiçbir kırmızı çizgi olmaksızın laubali, layakt bir şekilde birbirleriyle bir arada bulunmak da söz konusu değil. Gerektikçe konuşuyorlar, usulünce ve adabınca konuşuyorlar.

c) Yine burada Hz. Musa’nın bayanlara yardımcı olması kendisinin yardımseverliğinin de bir göstergesi. O, daha peygamber olarak seçilmeden önce de merhamet ve yardım hisleriyle dolu.

d) Hz. Musa’nın aç, bitkin bir halde iken bu durumunu su başındaki insanlara ve kendilerine yardım ettiği bayanlara değil de Allah’a arz ettiğini, “Allah’ım hâlimi görüyorsun, ben senin vereceğin her şeye muhtacım” demesi ne kadar hâyâ ve iffet sahibi olduğunu gösteriyor. Dilese kendilerine iyilik yaptığı kadınlara “size yardım ederim ama siz de bana yiyecek getirin” diyebilirdi.  Rabbimiz Hz. Musa’nın bu tavrı üzerinden bize hem “karşılık bekleyerek iyilik yapmayın” mesajı verirken hem de “ihtiyaçlarınızı yalnızca Rabbinize arz edin” mesajı veriyor.

e) Bu kadınların babasının (rivayetlere göre bu zât Hz. Şuayb aleyhisselam imiş) ne kadar kadirşinas olduğu, yapılan iyiliği görmezden gelmediğini görüyoruz. Kızlarına yardımcı olan bu adamın iyiliğinin altında kalmak istemiyor, karşılığını vermek istiyor. Onun için kızlarından birini göndererek onu çağırtıyor.

f) İşte kıssanın en önemli cümlesi… Hz. Şuayb’ın kızı Hz. Musa’yı çağırmaya gelirken güle-oynaya, hoplaya-zıplaya gelmiyor! Utana sıkıla, hâyâlı bir şekilde gelip o şekilde konuşuyor. Bu olay üzerinden Rabbimiz birbirine yabancı olan erkek ve kadınların birbiriyle konuşmaları gerektiğinde nasıl konuşacaklarına dair ipucu sunuyor.

Rabbimizin kelâmı hem anlattığı olaylar, hem bunları ele alış biçimi ile her dâim aklımıza, kalbimize ve azalarımıza hitap ediyor.

Kur’an’ın ortaya koyduğu insan modeline ne kadar muhtacız!

Rabbimiz Kur’an’da çerçevesini çizdiği müminler sınıfına cümlemizi dahil eylesin.

Allah ile Konuşturan Namaz

İçine Değil Secdeye Kapanırsan Geçer Acılar

Dünyada nereye bakarsan bak her yer kalabalık… Tek bir yer hariç!

Hastaneler tıklım tıklım. Sanki herkes hastalanmış ve doktora gelmiş gibi…

Mağazalar insan kaynıyor. Sanki tüm insanlar aynı anda alışverişe çıkmış gibi..

Caddelerde adım atacak yer yok. Dünya sokağa dökülmüş gibi.

Bir de camiye gidiyorsun bomboş. Sanki namaz farz değilmiş gibi…

Çünkü bu asır namazı işine, eşine, yoğunluğuna, yorgunluğuna feda edenlerin asrı…

Bahanelerin imanın önüne geçtiği, müsait zaman Müslümanlarının asrı…

Öyle ki çoğu insan vakti veren Allah’a vakit ayıramaz hale gelmiş, ”çalışmak ibadettir’ deyip çalışma uğruna tüm ibadetleri terk etmiş…

-Kitapları ve videolarıyla milyonlara ulaşan Mehmet Yıldız, Allah ile Konuşturan Namaz’da da akıcı üslubuyla Allah’ı, imanı ve namazı anlatmaya devam ediyor…

Dost Kapısı

Hiç düşündük mü acaba neden hep canımız yanınca koşuyoruz Allah’a? Çünkü O’nun bir rahmet, merhamet, sevgi ve derman kapısı olduğunu biliyoruz.

O bizi hiçbir zaman kovmuyor, kapıma gelme demiyor. Peki böyle bir dost her zaman hatırlanmayı hak etmiyor mu? En yüce dostun kapısını mutluyken, zenginken, huzurlu ve gülümserken çalmamak ne büyük haksızlık, vefasızlık ve nankörlük değil mi?

O’nun adını anmak bütün mutluluk ve mutsuzluklardan değerliyken o dost kapısını çalmamak ne büyük kayıp.

Her anımızı yaratan rahmet sahibi Rabbimize her zaman sığınmalıyız.

O ışıklar içindeki nurlu dost kapısının önünden bir an bile ayrılmamalıyız.

Fani dünyadaki fani bütün dostlardan sıyrılıp hakiki sevgili olan Allah’a sığınmalıyız. Çünkü o bizim kalbimizin hakiki sahibi.

Kapına gelemediğim her an için affet Allah’ım…

Makam-ı İbrahim

Bu tabir Kur’an’da iki yerde geçmektedir. Bunların birinde, Allah’a kulluk amacıyla yapılan ilk mâbedin Kâbe olduğu bildirildikten sonra orada apaçık işaretler ve İbrâhim’in makamı bulunduğu belirtilir (Âl-i İmrân 3/97). Diğerinde ise makām-ı İbrâhim’in namazgâh edinilmesi istenir (el-Bakara 2/125). Rivayete göre Hz. Ömer makām-ı İbrâhim’in özellikle namaz kılınacak bir yer olmasını dilemiş, bunun üzerine ikinci âyet nâzil olmuştur (Buhârî, “Ṣalât”, 32; Müslim, “Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe”, 24). Resûl-i Ekrem, Vedâ haccında Kâbe’yi tavaf ettikten sonra makamın arkasında iki rek’at namaz kılmış ve bir rivayete göre ilk rek’atında yukarıdaki âyeti okumuştur (Buhârî, “Ṣalât”, 30). Bu ise o mekânın veya taşın Bakara sûresindeki âyette sözü edilen makām-ı İbrâhim olduğunun delili sayılmıştır. Mücâhid b. Cebr ve Katâde b. Diâme’ye göre üzerinde Hz. İbrâhim’in ayak izleri bulunan taş Âl-i İmrân’daki âyette sözü edilen açık alâmetlerdendir. Bazıları “açık alâmetler”den maksadın bundan ibaret olduğu görüşündedir (Taberî, IV, 11, 12, 14). Ancak makām-ı İbrâhim’den kastın hac sırasında durulan bütün mekânlar yani Arafat, Müzdelife ve cemreler (Mina) ya da sadece Arafat olduğunu söyleyenler de vardır (a.g.e., I, 534-536). Bir rivayete göre Hz. İbrâhim, oğluna karşılık olarak gönderilen kurbanı (es-Sâffât 37/107) makām-ı İbrâhim’de kesmiştir (a.g.e., XXIII, 86).

Umumiyetle kabul edildiğine göre makām-ı İbrâhim, Kâbe’nin inşası sırasında Hz. İbrâhim’in iskele olarak kullandığı ve üzerinde davet görevini ifa ettiği taştır. Çok hafif sarı ve kırmızı karışımı beyaza yakın bir rengi olan taşın kalınlığı 20 cm. olup kenar uzunluklarından biri 38, diğerleri 36’şar santimetredir. Üstünde İbrâhim’in ayak izleri olarak kabul edilen, 1 cm. arayla iki çukurluk bulunmaktadır. Bunlardan biri 10, diğeri 9 cm. derinlikte olup tabanda 22 cm. uzunlukta, 11 cm. genişlikte iken yukarıya doğru genişleyerek 27 cm. uzunluğa ve 14 cm. genişliğe ulaşmaktadır. İbn Abbas’tan nakledildiğine göre nübüvvetten önce Kureyşliler, bir kadın kâhine giderek kendilerinden kimin ayak izinin makām-ı İbrâhim’dekine daha çok benzediğini sormuşlar, o da Kureyşliler’i kum veya yumuşak toprak üzerinde yürütmüş, sonunda henüz yirmi yaşlarında olan Hz. Muhammed’i göstererek onun ayak izlerinin benzediğini söylemiştir (Müsned, I, 332; İbn Mâce, “Aḥkâm”, 21). Hz. Peygamber’in amcası Ebû Tâlib’in “Ḳaṣîde-i Lâmiyye”sinde yemin ettiği şeyler arasında İbrâhim’in ıslak ayakla bastığı taş da yer almaktadır (İbn Hişâm, I, 272 vd.). Kaynaklarda makām-ı İbrâhim’de bulunan bazı yazılardan söz edilir. İbn İshak’ın naklettiğine göre bu yazılarda Mekke’nin kutsiyeti, rızkının üç yerden geldiği, onun saygınlığını ilk ihlâl edenin Mekke yerlileri olmayacağı yazılıdır (es-Sîre, s. 86; krş. Abdürrezzâk es-San’ânî, V, 149).

Makām-ı İbrâhim’in seller yüzünden zaman zaman yerinden sürüklendiği ve Kâbe duvarına kadar gittiği anlaşılmaktadır. Onu günümüzde bulunduğu yere Resûl-i Ekrem’in mi yoksa Halife Ömer’in mi getirdiği konusunda farklı bilgiler vardır. Bazı rivayetlere göre Hz. İbrâhim, Resûlullah ve ilk halifeler zamanında da bugün bulunduğu yerdeydi. Hz. Ömer döneminde sel suları makām-ı İbrâhim’i Kâbe duvarının dibine kadar sürüklemiş ve halife onu tekrar eski yerine koymuştur. Taşın daha önce Kâbe’ye bitişik olduğu ve orada namaz kılanların tavafı engellediğini gören Hz. Ömer tarafından bugünkü yerine getirildiği de rivayet edilir (Bekdaş, s. 106 vd.). Mescidde yapılan imar faaliyetleri sırasında Kâbe’nin içinde muhafaza edilen makām-ı İbrâhim, 318 (930) yılında Karmatîler’in zararından korumak amacıyla Kâbe hizmetlileri tarafından saklanmış, daha sonra yerine konulmuştur.

Bu makam için ilk mahfaza Abbâsî Halifesi Mehdî-Billâh zamanında yapılmıştır (161/777-78). Halife Mütevekkil-Alellah, 8000 miskal altın ve 70.000 dirhem gümüşle eskisinin üzerine yeni bir mahfaza yaptırmışsa da (236/850) Mekke Valisi Ca’fer b. Fazl ile Muhammed b. Hâtim mahfazayı sökerek para bastırmışlardır. Mehdî-Billâh’ın yaptırdığı mahfaza 255 (868-69) veya 256 yılına kadar yerinde kalmış, ardından bu haliyle demir bir kubbe içine alınmıştır. Daha sonra makām-ı İbrâhim’in etrafı dört mermer direk ve demir şebeke ile çevrilmiştir. İki direk daha ilâve edilerek üstü kornişte kavisli dirseklerle genişletilmiş, saçaklı bir çatıyla örtülmüş, üzerine gelen kısmı kübik olarak biraz yükseltilip üstüne soğan şeklinde küçük bir kubbe yapılmıştır. Memlük ve Osmanlı sultanları zaman zaman bu maksûreyi imar etmiş veya yeniletmişlerdir. Kitâbelerde Yavuz Sultan Selim ve III. Murad’ın adları da geçmekteydi. Maksûre ile Kâbe duvarı arasında 15,40 metrelik bir mesafe bulunuyordu. Suûdî idaresi zamanında Faysal döneminde sözü edilen yapı kaldırılıp yerine halen mevcut altıgen şeklinde camekânlı yapı konulmuş, üzeri ise tamamen açılmıştır.

İki rek’atlık tavaf namazının makām-ı İbrâhim’in arkasında kılınması ve Mescid-i Harâm’da cemaatle namaz kılınırken imamın bu makamda durması müstehap kabul edilmiştir. Mekke’de görülen davalarda davacılara yaptırılacak yemin Kâbe ile bu makam arasında icra edilirdi (Şâfiî, V, 288; VII, 34). Câhiliye döneminde put olarak tapınılmamış olan makām-ı İbrâhim’e müslümanların saygı göstermesi bazı müsteşriklerce iddia edildiği gibi putperestlik geleneğinin bir kalıntısı oluşundan değil, vahye dayanan üç büyük dinin hürmet ettiği Hz. İbrâhim’den bir hâtıra olması ve Kur’an’da adının geçmesinden dolayıdır.

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

Korku Dünya Sevgisinden Doğar

Peygamber Efendimiz aleyhissalatü vesselam’ın şöyle bildirdiği rivayet edilmiştir:” Kim dünyayı ahirete tercih ederse üç şeyden muzdarip edilir; hiç hafiflemeyen ağır yük, zenginleşmeyen fakirlik, doymayan açlık. Dünya sevgisi bütün kötülüklerin başıdır.” buyurmuştur. Dünyaya duyduğumuz muhabbet gaflet yolunu seçmemize neden oldu. Hz.Mevlana’nın buyurduğu gibi :” Suyun gemi içinde olması geminin helakidir. Gemi altındaki su ise gemiye; geminin yürümesine yardımcıdır. Mal mülk sevgisini gönülden sürüp çıkardığındandır ki Süleyman, ancak yoksul adını takındı. Ağzı kapalı tesi, içi hava ile dolu olduğundan derin ve uçsuz bucaksız su üstünde yüzüp gitti.”

Dünya sevgisi kalpte güzellikleri barındırmaz. Dolayısıyla her türlü korku kalbi işgal etmektedir. Dünyanın sevgisi alemlerin Rabb’ine duyulan aşkın yokluğu, duanın yokluğu, sırat-ı müstakimin yokluğu, secdenin yokluğu demektir. Dünya sevgisi Rasulullah’ın sünnetinin yokluğudur, güzellik aşk ve nurun eksikliğidir. Dünyayı boşayabildiğimizde, ünsiyetimizi, manevi terakkimizi ve ebedi hayatiyetimizi o derece arttırabiliriz. Daha büyük bir takva, aşk hazinesi ve ilahi farkındalık kazanılır. Hz. Ali bin Ebi Talib şöyle buyurmaktadır:” Geçici ve kıymetsiz olan dünya karşısında nefsini öldüren kişi kıymetli ve ebedi olan ahiret hayatı için nefsini diriltmiş olur.”

RABİA BRODBECK- RAHMET ÜMİDİ

Nurlu Bir Ders

Eşini, işini, boyunu, maddi durumunu beğenmeyen, dünyaya adaletsiz diyen birçok insan var. Bu saydıklarımız kusur olarak görülüyor ve bu işin sonu yaratanı inkara kadar gidiyor.

Bir delille iman etmeyen insan bir kusurla inkar ediyor. Kusur varsa haşa Allah yok deniliyor.

Mükemmelin kelime anlamı amacına hizmet eden demek. Bizim varoluş amacımız Allah’ı tanımak. Örneğin hiç hastalanmadan Şafi ismini tanıyamayız. Hiç acıkmadan Rezzak ismini bilemeyiz.

Dünya bir imtihan yurdudur ve zulme uğramak imtihan gereğidir. Bu dünya cennet değildir. Saçımız dökülür çirkinlik kabul ederiz, hastalanırız kusur deriz.

Adaletsizlikler zalim insanlar yüzünden oluyor. Bir resmi beğenmeyip ressamı inkar edebilir miyiz? Bin katlı bir binada bir lavabo su akıtsa mühendis yok diyebilir misin? O bin katın sanatını inkar edebilir misin?

Bin katlı binada o lavaboyu akıtmadan da yapabilirdi. Gücü de ilmi de buna yeterdi. Güneşe, yıldızlara sözü geçen Allah’ın sana vermediği sevda, maddi durumunun kötülüğü O’nun buna gücünün yetmemesinden değil. Bir sebebi var.

Kainatı böyle güzel yaratan Allah insanı serbest bırakmış. Allah’ın olaylara müdahale etmesi sırrı imtihana aykırı olurdu.

Beşer dünyada zulmün sebebi insanın şeytana ve nefsine uyması. Ahirette amel defteri kapkara çıkan insan diyecektir ki Allah’ım ben şeytana uydum, onu yaratan sensin.

Oysa şeytanın yaratılması çirkin değil. Evliyalar, güzel insanlar şeytan sayesinde terakki etti. Nefis olmadan insan, insan değil melek olurdu. Şeytan olmasa mertlik, yiğitlik, delikanlılık ortaya çıkmazdı.

Eşya zıddıyla bilinir. Tüm hayatı kötülük gibi algılamak problem. Gölge sonucu ışık ortaya çıkar. Hastalık sayesinde sağlık bilinir. Depremler sayesinde yerin sabit durduğunun ve onu ayakta tutan bir Kayyum’ un olduğunu biliriz.

Gücün nimet oluşu yaşlılıkta anlaşılır. Çirkin şeyler kasten yapılmıştır ki letafet artsın.

Yani güzel olan her şeyin kıymeti zıddıyla anlaşılır.

Bu güzel dersin tamamını Mehmet Yıldız’ın youtube kanalında ”Çirkin Bir Bedenim Var-Kesin Çözüm” başlığıyla izleyebilirsiniz.

Manevi Ölüm- Fütuhu’l Gayb

Allah’ın yarattıklarından kesilip onlardan müstağni oluverdin mi o esnada sana buyurulur :”Allah seni merhameti ile kuşatsın, hevayı da alsın atsın göğsünden..

Allah’ın merhametine yoldaş olan kişi iraden çıksın gitsin içinden, arzuların da terk etsin seni. Allah’ın rahmetini azık edinen kişi diriltsin Allah seni. Hayy kılsın ebeden. Yok o ebedi hayattan sonra ölüm, ölüm yok ki bir daha.”

Kimseye muhtaç olmayacak şekilde müstağni olursun da yok artık fukaralık. İhsana kavuşursun kimse alamaz artık onu senden. Öyle bir rahata erersin ki geri dönüş yok artık mihnet ve ezaya.

Nimetlere gark olursun kesilmez ardı arkası. İlim deryasına dalarsın da cehalet sahilini bir daha görmezsin.

Korkularını bulduğun emniyette yok edersin. Bahtiyarlığında kaybolur mutsuzluğun. İzzetten zillete geri dönüş yok artık sana. Uzaklığı yakınlıkta tüketirsin.

Yükselirsin de yükselirsin, kanat sermek yok artık sana. Azamet artık senin hakirlik yok artık sana. Temizlik artık senin, necaset yok artık sana. Arzuların hakikat olsun sende.

Gaybın gaybısın, sırrın ise sırrı. Velayet son bulur sende. Sana yönelir bütün abdallar. Her şeyi halk eden Halık-ı zü-l Celal’in izniyle olur. Her yerde güzel anılırsın övgüler, hakikatler sana, teşekkürler sana.

Ey çölde bir meskun kadar yalnız çırpınanların en hayırlısı:” İşte, o Allah’ın fazlıdır, onu dilediğine verir ve Allah çok büyük fazl sahibidir.”

Abdülkadir Geylani Hz’den Bir Ders

Ey oğul! Sana takvâ gerek. Bu sebeple takvânın îcaplarını îfâya gayret et ki, kalbin iç düşmanlıklardan ve çirkin huylardan kurtulsun. Hayırla istikâmetlensin.

Ey oğul! Dünyâlık toplarken, gece odun toplayan fakat eline ne geldiğini bilmeyen kişi gibi olma. Eline geçen dünyâlığın helâl mi haram mı, meşrû mu yoksa gayr-i meşrû mu olduğuna dikkat et. Bütün fiillerinde tevhîd ve takvâ güneşi ile berâber ol.

Ey oğul! Kur’ân ile amel etmek, seni Kur’ân’ın mevkîine yükseltir; oraya oturtur. Sünnet ile amel etmek ise, seni Allâh’ın Rasûlü’ne yaklaştırır. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kalbî ve mânevî himmetiyle, Allah dostlarının kalbleri çevresinden bir an dahî ayrılmazsın. Allah dostlarının kalblerini güzelleştiren O’dur.

Ey oğul! Haram yemek kalbini öldürür. Helâl yemek ise ihyâ eder. Lokma vardır seni dünya ile; lokma vardır seni âhiretle meşgul eder. Yine lokma vardır, seni dünyâ ve âhiretin Yaratan’ına rağbet ettirir.

Ey oğul! Nefsinle cihâd husûsunda sana yardım edenle arkadaş ol. Onun sohbetlerinde bulun. Nefsinin azmasına yardım edenle arkadaş olma. Önce kendi nefsinle meşgûl ol, kendi nefsine faydalı ol ve kendi nefsini düzelt. Sonra başkalarıyla meşgul ol. Başkalarını aydınlattığı hâlde kendini eritip bitiren mum gibi olma.

Ey Allah yolunda güzel ameller işlemek isteyen kişi! İhlâslı ol! Aksi hâlde, boşuna yorulmuş olursun.

İnsanları irşâd etmek, lafla değil, gönülden hâlis bir inanış ve iştiyâkla gerçekleşir. Yine bütün bunlar; halvet, ibâdet, zikir, riyâzât ve murâkabe ile alınacak netîcelerdir. Yoksa, şekilcilikten ve zâhirî gösterişten öteye geçmeyen ve rûha asla işlemeyen birtakım davranışlarla elde edilecek netîceler değildir.

Bu sebeple, Allah yolunun yolcusunun dili ile kalbi, içi ile dışı, sözü ile özü bir olmalı ve aynı şeyi terennüm etmelidir.

Risale-i Nur/17.Söz

Gel ey hayata çok müştak ve ömre çok talip ve dünyaya çok âşık ve hadsiz emeller ile ve elemler ile müptela bedbaht nefsim! Uyan, aklını başına al! Nasıl ki yıldız böceği kendi ışıkçığına itimat eder, gecenin hadsiz zulümatında kalır.

Bal arısı, kendine güvenmediği için gündüzün güneşini bulur. Bütün dostları olan çiçekleri, güneşin ziyasıyla yaldızlanmış müşahede eder.

Öyle de kendine, vücuduna ve enaniyetine dayansan yıldız böceği gibi olursun. Eğer sen, fâni vücudunu, o vücudu sana veren Hâlık’ın yolunda feda etsen bal arısı gibi olursun. Hadsiz bir nur-u vücud bulursun.

Hem feda et. Çünkü şu vücud, sende vedia ve emanettir.

وَ مُلْكِ اُو وَ اُو دَادَه فَنَا كُنْ تَا بَقَا يَابَدْ

اَزْ اٰنْ سِرّٖى كِه ، نَفْىِ نَفْىْ اِثْبَاتْ اَسْتْ

Hem onun mülküdür hem o vermiştir. Öyle ise minnet etmeyerek ve çekinmeyerek fena et, feda et tâ beka bulsun.

خُدَاىِ پُرْكَرَمْ خُودْ مُلْكِ خُودْرَا مٖى خَرَدْ اَزْ تُو

بَهَاىِ بٖى گِرَانْ دَادَه بَرَاىِ تُو نِگَاهْ دَارَسْتْ

Hâlık-ı Kerîm, kendi mülkünü senden satın alıyor. Cennet gibi büyük bir fiyatı verir. Hem o mülkü senin için güzelce muhafaza ediyor. Kıymetini yükselttiriyor.

İbrahim aleyhisselâmdan sudûr ile kâinatın zeval ve ölümünü ilan eden na’y-ı لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ beni ağlattırdı.

فَصَبَّتْ عَيْنُ قَلْبٖى قَطَرَاتٍ بَاكِيَاتٍ مِنْ شُئُونِ اللّٰهِ

Onun için kalp gözü ağladı ve ağlayıcı katreleri döktü. Kalp gözü ağladığı gibi döktüğü her bir damlası da o kadar hazîndir, ağlattırıyor. Güya kendisi de ağlıyor. O damlalar, gelecek Farisî fıkralardır.

لِتَفْسٖيرِ كَلَامٍ مِنْ حَكٖيمٍ اَىْ نَبِىٍّ فٖى كَلَامِ اللّٰهِ

İşte o damlalar ise Nebiyy-i Peygamber olan bir Hakîm-i İlahî’nin kelâmullah içinde bulunan bir kelâmının bir nevi tefsiridir.

نَمٖى زٖيبَاسْتْ اُفُولْدَه گُمْ شُدَنْ مَحْبُوبْ

Güzel değil batmakla gaib olan bir mahbub. Çünkü zevale mahkûm, hakiki güzel olamaz. Aşk-ı ebedî için yaratılan ve âyine-i Samed olan kalp ile sevilmez ve sevilmemeli.

(Batıp giderek kaybolan bir sevgili güzel değil. Çünkü sona ermeye mahkum. Sonsuz aşk için yaratılan ve Allah’ın Samed isminin görüldüğü yer olan kalp ile sevilmemeli.)

نَمٖى اَرْزَدْ غُرُوبْدَه غَيْبْ شُدَنْ مَطْلُوبْ

Bir matlub ki gurûbda gaybubet etmeye mahkûmdur; kalbin alâkasına, fikrin merakına değmiyor. Âmâle merci olamıyor. Arkasında gam ve kederle teessüf etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki kalp ona perestiş etsin ve ona bağlansın kalsın.

(Bir istenilen ki batıp gitmeye mahkumdur. Kalbin sevgisine değmiyor. İstekleri karşılayamıyor. Arkasında üzülmeyi hak etmiyor.)

نَمٖى خٰواهَمْ فَنَادَه مَحْوْ شُدَنْ مَقْصُودْ

Bir maksud ki fenada mahvoluyor, o maksudu istemem. Çünkü fâniyim, fâni olanı istemem; neyleyeyim?

( Bir istenilen ki geçicilikte yok oluyor.)

نَمٖى خٰوانَمْ زَوَالْدَه دَفْنْ شُدَنْ مَعْبُودْ

Bir mabud ki zevalde defnoluyor; onu çağırmam, ona iltica etmem. Çünkü nihayetsiz muhtacım ve âcizim. Âciz olan, benim pek büyük dertlerime deva bulamaz. Ebedî yaralarıma merhem süremez. Zevalden kendini kurtaramayan nasıl mabud olur?

( Bir istenilen ki sona ererek gömülüyor, onu çağırmam ve sığınmam. Sonsuz yaralarıma çare olamaz.)

عَقْلْ فَرْيَادْ مٖى دَارَدْ نِدَاءِ ( لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ )مٖى زَنَدْ رُوحَمْ

Bütün mecazî âşıkların divanları, yani aşknameleri olan manzum kitapları, şu tasavvur-u zevalden gelen elemden birer feryattır. Her birinin bütün divan-ı eş’arının ruhunu eğer sıksan elemkârane birer feryat damlar.

اَزْ اٰنْ دَرْدٖى گِرٖينِ ( لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ ) مٖى زَنَدْ قَلْبَمْ

İşte o zeval-âlûd mülakatlar, o elemli mecazî muhabbetler derdinden ve belasındandır ki kalbim İbrahimvari لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ ağlamasıyla ağlıyor ve bağırıyor.

(Mecaz aşklardan feryat eden kalbim Hz. İbrahim gibi ” Ben batıp gidenleri sevmem” diyor.)

دَرْ اٖينْ فَانٖى بَقَا خَازٖى بَقَا خٖيزَدْ فَنَادَنْ

Eğer şu fâni dünyada beka istiyorsan beka, fenadan çıkıyor. Nefs-i emmare cihetiyle fena bul ki bâki olasın.

(Fani ve geçici dünyada sonsuzluk nefs-i emmareyi(kötülüğü emreden nefis,nefsin en alt mertebesi) yok etmekle kazanılıyor.)

فَنَا شُدْ هَمْ فَدَا كُنْ هَمْ عَدَمْ بٖينْ كِه اَزْ دُنْيَا بَقَايَه رَاهْ فَنَادَنْ

Dünya-perestlik esasatı olan ahlâk-ı seyyieden tecerrüd et, fâni ol. Daire-i mülkünde ve malındaki eşyayı, Mahbub-u Hakiki yolunda feda et. Mevcudatın adem-nüma âkıbetlerini gör.

(Dünya sevgisinden kaynaklanan kötü ahlaktan kurtul. Mevcudatı Hakiki Sevgili yolunda feda et. Mevcudatın yok olmaya mahkum olduklarını gör.)