Gönül Irmağında Sükun Aramak

Ey gönül! Kendine gel de rahmeti mahlukta arama. Hak’tan dile, Hak’tan um çünkü Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin buyrulmuştur. Suyu denizde ara, kuru derede değil. Zira derede ne incelik kalır ne vuslata nişane.

Mideyi bırak, gönül tarafına yönel. Lezzet midede değil, marifetle dolu bir kalptedir. O kalp ki Rabbinden perdesiz selamlar alır. Nitekim Hak Teala ”Ben kuluma şah damarımdan yakınım” buyurur. Yakınlık arayan uzaklığı içinde bulur. Perdeyi arayan kendinde saklı görür.

Ey dua ile göğe seslenen gönül.. Hiç gördün mü ki semaya bir niyaz yükselmiş de onun cevabı geri dönmemiş ola.. Bana dua edin size cevap vereyim hitabı kul ile Mevla arasındaki ahdi hatırlatır. Duan cevapsız kalmaz lakin sabırla perdelerin kalkmasını bekle.

Sükuneti meyhanede, dermanı çarşıda, aşkı surette arayanlar.. Bilin ki aşkın menbaı kudrettedir. Ve gönül O’nunla dirilir.

Kalbine bir kez Bismillah de, belki nice yılın gafleti bir ”Ya Hu” ile silinir.

Dua ile..

(Bir derviş)

Tasavvufta Aşk

Tasavvuftaki birlik arayışı aşk ile karşımıza çıkar, ete kemiğe bürünür ve anlaşılır olur.
Seven ve sevilen arasındaki bağı kuran sevgidir.Aşık ile maşuk arasındaki bağı kuransa aşktır. Bu üçlü birbirinden ayrı olduğu sürece aşk son noktasına varamamıştır. Erime noktasına gelen aşık İslam metafiziğinde “fenâ” makamına geçiş yapar. Aşktan sonra marifete geçiş “bekâ” makamıdır.  Bu makamda “ne kadar seversen o kadar bilirsin” düsturuyla hareket başlar. Aşk burada bir bilgi kaynağı olarak karşımıza çıkar.
Leyla ile Mecnun hikayesinde de görüldüğü gibi önce fiziki aşk ile başlar, ardından fiziki aşkın ileri boyutu, daha deruni boyutuna intikal eder ve artık Leyla motifi çözünür. Leyla’yı bulduğu zaman Mecnun, ondan fizik olarak vazgeçer zira onun içinde barındırdığı güzelliğe vurulmuştur. Bu temayı Yusuf ile Züleyha, Tahir ile Zühre masallarında da görürüz.
İlahi aşkın maksadı tevhidi kurmak, ayrılığı bitirmektir.

Sufiler aşkın kaynağını “Vedûd” (çok seven) esmasına dayandırırlar.
“O kimseler öyle kimseler ki onlar Allah’ı severler, Allah da onları sever.” (Maide 5:54)
Sufiler için bu alem baki değil, fanidir; mecazlar alemidir. Fani olan nesnelere duyulan sevginin de fani olacağı bellidir. Bir insanın bir insana aşkı mecazidir, lakin ilahi aşka giden yolda bir talim vazifesi görmesi nedeniyle de “Bir faninin aşkına düşmemiş olan ilahi aşkla buluşamaz,” derler.Her şey kaynağını arar, aslına döner.Aşk yoluyla sufi yeniden kaynağa bağlanır.

Sufi, kaybolduğu bu alemde yaşadığı tüm ıstırabı aslına dönüş için ancak halvet ederek dindirebilir. Kesret çarşısı onu yolundan eder, Rabbinden uzaklaştırır. Onun arayışı sevgilisiyle baş başa kalabilmektir. 

Kalp: Dönüşüm kabul eden yer demektir.  “Ben hiçbir yere sığamadım, sadece mümin kulumun kalbine sığdım. (Hz. Muhammed)
Gönül: Sufilerin aşkın mekânı olarak gördükleri gönül, aynı zamanda Allah’ın evidir. (Beytullah)
“Onların kalpleri vardır, onunla aklederler.”  (Hacc 22:46)
Tasavvufta kalp aynı zamanda bilginin de kaynağıdır.  Yunus Emre’nin dediği gibi, “Şeriat, tarikat yoldur varana|Hakikat, marifet andan içeru.”
İçte olan ana gayedir. Sufi bu içe yönelişte semboller aracılığıyla aktarır yaşadıklarını.Ezel ve ebedi ayıran kesret pazarında dolaşan bizler için aşk dünyada tamamlanacağımız bir can ile buluşma gayretidir. Bu arayışın bitişidir sufinin aşkla buluştuğu an. Aynı kapıdan gireriz içeriye, bir beşerî aşkla başlarız yolumuza, sufi bu aşkla kendini kaybeder ve ölümü kucaklar ve birliğin denizinde keşfe çıkar. Dünyadaki çokluğun girdabından çıkamayansa elinde tuttuğunun çürüdüğünü gördükçe sevginin hasretine düşer. Bu hasreti bitirecek olan; gördüğüne değil de gösterilene, sahiplenmeye değil de hissetmeye meyletmemiz.