Hz.Musa Kıssası

Kur’an’da anlatılan bir kıssa bir takım ayrıntıları sebebiyle öteden beri dikkatimi çeker.

Hani Hz. Musa, daha peygamber olmadan önce Mısır’da bir şahsı yanlışlıkla öldürünce Firavun’un kendisini öldürmesinden korkarak Medyen’e kaçmıştı. Medyen’e vardığında aç, yorgun bir haldeydi. Derken yolu Medyen halkının hayvanlarını suladığı yere düştü.Orada çobanlar hayvanlarını sularken hayvanlarını geride tutan iki genç kız gördü Kıssanın buradan sonrasını Rabbimizin kelâmından dinleyelim:

“Musa, Medyen suyuna varınca, orada (hayvanlarını) sulayan bir çok insan buldu. Onların gerisinde de, (hayvanlarını) engelleyen iki kadın gördü. Onlara: Derdiniz nedir? [Siz niçin hayvanlarınızı sulamıyorsunuz?] dedi. Şöyle cevap verdiler: Çobanlar sulayıp çekilmeden biz (onların içine sokulup hayvanlarımızı) sulamayız; babamız da çok yaşlıdır. Bunun üzerine Musa, onların yerine (davarlarını) sulayıverdi. Sonra gölgeye çekildi ve: Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra (lütfuna) muhtacım, dedi. Derken, o iki kadından biri utana utana yürüyerek ona geldi: Babam, dedi, bizim yerimize (hayvanları) sulamanın karşılığını ödemek için seni çağırıyor. Musa, ona (Hz. Şuayb’a) gelip başından geçeni anlatınca o: Korkma, o zalim kavimden kurtuldun, dedi.” (Kasas, 23-25)

Şu üç âyetin gönül dünyamıza ilham ettiği güzelliklere bakar mısınız?

a) Babaları yaşlı olduğu için hayvanları sulamak durumunda kalan iki kız kardeş erkek çobanların arasına karışmıyorlar, geride duruyorlar.

Rabbimiz bunu bize Kur’an’da anlatıyorsa bununla mutlaka bir mesaj vermek istiyordur. Burada da bir mesaj veriyor. Birbirine yabancı erkek ve kadınların iç içe hep bir arada bulunmasını hoş görmediğini bu iki kadın üzerinden bizlere ima ediyor.

b) Onların Hz. Musa’nın sorusuna cevap vermeleri, sonrasında Hz. Musa’nın onlara yardımcı olarak hayvanlarını sulaması bir ihtiyaç olduğunda birbirine yabancı erkek ve kadınların ihtiyaç miktarınca konuşabileceklerini gösteriyor.  İşte ifrat ve tefrit arasında tam bir itidal noktası… Kadın ve erkek arasına duvar örülmediği gibi hiçbir kırmızı çizgi olmaksızın laubali, layakt bir şekilde birbirleriyle bir arada bulunmak da söz konusu değil. Gerektikçe konuşuyorlar, usulünce ve adabınca konuşuyorlar.

c) Yine burada Hz. Musa’nın bayanlara yardımcı olması kendisinin yardımseverliğinin de bir göstergesi. O, daha peygamber olarak seçilmeden önce de merhamet ve yardım hisleriyle dolu.

d) Hz. Musa’nın aç, bitkin bir halde iken bu durumunu su başındaki insanlara ve kendilerine yardım ettiği bayanlara değil de Allah’a arz ettiğini, “Allah’ım hâlimi görüyorsun, ben senin vereceğin her şeye muhtacım” demesi ne kadar hâyâ ve iffet sahibi olduğunu gösteriyor. Dilese kendilerine iyilik yaptığı kadınlara “size yardım ederim ama siz de bana yiyecek getirin” diyebilirdi.  Rabbimiz Hz. Musa’nın bu tavrı üzerinden bize hem “karşılık bekleyerek iyilik yapmayın” mesajı verirken hem de “ihtiyaçlarınızı yalnızca Rabbinize arz edin” mesajı veriyor.

e) Bu kadınların babasının (rivayetlere göre bu zât Hz. Şuayb aleyhisselam imiş) ne kadar kadirşinas olduğu, yapılan iyiliği görmezden gelmediğini görüyoruz. Kızlarına yardımcı olan bu adamın iyiliğinin altında kalmak istemiyor, karşılığını vermek istiyor. Onun için kızlarından birini göndererek onu çağırtıyor.

f) İşte kıssanın en önemli cümlesi… Hz. Şuayb’ın kızı Hz. Musa’yı çağırmaya gelirken güle-oynaya, hoplaya-zıplaya gelmiyor! Utana sıkıla, hâyâlı bir şekilde gelip o şekilde konuşuyor. Bu olay üzerinden Rabbimiz birbirine yabancı olan erkek ve kadınların birbiriyle konuşmaları gerektiğinde nasıl konuşacaklarına dair ipucu sunuyor.

Rabbimizin kelâmı hem anlattığı olaylar, hem bunları ele alış biçimi ile her dâim aklımıza, kalbimize ve azalarımıza hitap ediyor.

Kur’an’ın ortaya koyduğu insan modeline ne kadar muhtacız!

Rabbimiz Kur’an’da çerçevesini çizdiği müminler sınıfına cümlemizi dahil eylesin.

Hz.Hızır Kimdir? Hayatta mıdır?

 Hz. Hızır, Hz. Musa döneminde yaşayan bir sahabedir. Hz. Hızır, Hadır ismi ile de bilinir. Hızır ismi Arapçadan gelmektedir. Hz. Hızır’a bir takım ilahi bilgiler ve hikmetler öğretilmiştir. Hz. Musa döneminde yaşamıştır.

Hadislerde Hz. Hızır’ın hayatta olduğu ve Allah’ın izniyle zor durumda kalan müslümanların yardımına gittiği bildirilir.

Hz. Hızır insanlara ak sakallı biri gibi ya da bir tanıdığı gibi görünebilmektedir. Hz. Hızır bazen darda olan insanlara yardım etmek için gelirken bazen de onlara bir ilim öğretmek amacı ile gelmektedir.

 Kur’an-ı Kerimde de Allah (cc) tarafından kendisine bazı özel hikmetler ve ilimler verilen birinden bahsedilmektedir. Bu kişinin Hz. Hızır olduğu alimler tarafından düşünülmektedir.

Ancak Kehf Sûresi’nin 60-82. âyetlerinde yer alan Hz. Mûsâ ile ilgili kıssadan “Katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul…” (18/65) diye sözü edilen şahsın Hızır (a.s.) olduğu anlaşılmaktadır.

Hızır aleyhisselâma verilen ilmin mahiyetini anlayabilmek için Musa (a.s.) ile olan yolculuğunu Kur’ân-ı Kerîm kısaca şöyle anlatır: Hızır (a.s.), yolculukta karşılaşacakları olaylara Musa peygamberin sabredemeyeceğini kendisine hatırlatmış ve O’ndan sabır için söz almıştır (el-Kehf,18/66-70). Önce deniz sahilinde, yolculuk için bir gemiye binmişlerdi. Hızır (a.s.) bir balta ile gemiyi delince kaptan tamir için geri dönmek zorunda kalmıştır. Musa (a.s.) sabredemeyip şöyle demiştir: “Gemiyi, yolcularını boğmak için mi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın” (el-Kehf; 18/71). Yolculuğun sonunda, ilk bakışta görünmeyen ve perde arkası bilgi niteliğindeki sebebi Hızır (a.s.) şöyle belirtir: “O, deldiğim gemi, denizde çalışan birkaç yoksulundu. Onu kusurlu yapmak istedim. Çünkü gemi yolculuğa devam ederse, ileride her sağlam gemiye el koyan bir kral (deniz korsanları) vardır” (el-Kehf, 18/79). Yolculuk sırasında, diğer çocuklarla oynamakta olan bir çocuğu öldürdü. Musa (a.s.): “Kısas olmadan, masum bir cana nasıl kıyarsın? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın, dedi” (el-Kehf,18/74). Küçük çocuğun bu erken yaşta vefat ettirilme sebebi Hızır (a.s.) tarafından şöyle açıklandı: “Öldürdüğüm erkek çocuğa gelince; onun anne ve babası mü’min kimselerdi. İleride onları isyan ve inkâra sürüklemesinden korktuk istedik ki, Rableri bu ölen çocuk yerine kendilerine ondan daha temiz ve daha merhametli birini versin” (el-Kehf, 18/80,81). Burada Cenâbı Hak’kın, anne-babanın hayırlı kimseler olması sebebiyle, ileride kendilerini üzecek, büyük sıkıntılara sokacak bir çocuğu erken yaşta vefat ettirip, onun yerine daha hayırlı bir evladın verilmesinin, gerçekte o aile için ” hayır” olduğuna işaret ediliyor.

Yolculuğun üçüncü merhalesi Kur’an’da şöyle anlatılır: “Musa ve salih kul yollarına devam ettiler. Sonunda bir köye varıp, halkından yiyecek istediler. Halk ise onları misafir etmek istemedi. Musa ve salih kul, orada yıkılmak üzere olan bir duvar gördüler, Salih kul hemen onu doğrultuverdi. Bunun üzerine Musa: “İsteseydin buna karşılık bir ücret alırdın, dedi. Salih kul şöyle dedi: İşte bu seninle benim aramızın ayrılması demektir. Sabredemediğin şeylerin içyüzünü sana anlatacağım” (el-Kehf, 18/77,78). Evi, ücretsiz tamir etmesini salih kul (hızır) şöyle açıklar: “Bu ev, Şehirde iki yetim çocuğun idi. Duvarın altında kendilerine ait bir hazine vardı. Bunların babaları salih bir kimseydi. Rabbin, onların rüştlerine erip, hazinelerini bizzat kendilerinin çıkarmalarını istedi. Bu Rabbinden bir rahmettir. Ben bunları kendiliğimden değil, Allâh’ın emriyle yaptım. İşte, sabredemediğin şeylerin içyüzü budur” (Kehf 18/82).

Hz. Hızır Aleyhisselam hayatta mıdır?


Hayatta ise, niçin bazı mühim ulema hayatını kabul etmiyorlar?
Elcevap: Hayattadır. Fakat meratib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebepten, bazı ulema hayatında şüphe etmişler.
Birinci tabaka-i hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıtlarla {mukayyet}tir.
İkinci tabaka-i hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas {Aleyhimesselam}ın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir.

Yani, bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla daimi mukayyet değillerdir. Bazan, istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. {Tevatür} derecesinde, {ehl-i şuhud} ve keşif olan evliyanın Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı{tenvir} ve ispat eder.

Hatta makamat-ı velayette bir makam vardır ki, “makam-ı Hızır” tabir edilir. O makama gelen bir veli, Hızır’dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bazan o makam sahibi, yanlış olarak ayn-ı Hızır telakki olunur.
Üçüncü tabaka-i hayat: Hazret-i İdris ve Hz. İsa Aleyhimesselamın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüdle, melek hayatı gibi bir hayata girerek nurani bir {letafet} {kesb} eder. Adeta beden-i misali letafetinde ve cesed-i {necm}i {nuraniyet}inde olan cism-i dünyevileriyle semavatta bulunurlar. “Ahirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselam gelecek, şeriat-ı Muhammediye (a.s.m.) ile amel edecek”1 mealindeki hadisin sırrı şudur ki:
Ahirzamanda, felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfriye ve inkar-ı uluhiyete karşı, İsevilik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslamiyete inkılap edeceği bir sırada, nasıl ki İsevilik şahs-ı manevisi, vahy-i semavi kılıcıyla o müthiş dinsizliğin şahs-ı manevisini öldürür.

Öyle de, Hazret-i İsa Aleyhisselam, İsevilik şahs-ı manevisini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı manevisini temsil eden Deccalı öldürür; yani, 
{inkar-ı uluhiyet} fikrini öldürecek.
Dördüncü tabaka-i hayat: {Şüheda} hayatıdır. Nass-ı Kur’an’la, şühedanın, {ehl‑i kubur}un fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet, şüheda, hayat-ı dünyevilerini {tarik-i hak}ta feda ettikleri için, Cenab-ı Hak, kemal-i kereminden, onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı {alem-i berzah}ta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar. Yalnız kendilerinin daha iyi bir aleme gittiklerini biliyorlar, kemal-i saadetle {mütelezziz} oluyorlar, ölümdeki {firak} acılığını hissetmiyorlar.2 Ehl-i kuburun {çendan} ruhları {baki}dir; fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saadet, şühedanın lezzetine yetişmez.
 Nasıl ki, iki adam bir rüyada cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rüyada olduğunu bilir; aldığı keyif ve lezzet pek noksandır. “Ben uyansam şu lezzet kaçacak” diye düşünür. Diğeri rüyada olduğunu bilmiyor; hakiki lezzet ile hakiki saadete mazhar olur.

İşte, alem-i berzahtaki {emvat} ve şühedanın hayat-ı berzahiyeden istifadeleri öyle farklıdır. Hadsiz vakıatla ve rivayatla, şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sabit ve kat’idir.

Hatta, Seyyidü’ş-Şüheda olan Hazret-i Hamza Radıyallahu Anh, {mükerrer} vakıatla, kendine {iltica} eden adamları muhafaza etmesi ve dünyevi işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vakıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve ispat edilmiş.

Hatta, ben kendim, Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim halde, bence bir rüya-yı sadıkada, {tahte’l-arz} bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şüheda tabaka-i hayatında gördüm. O beni ölmüş biliyormuş; benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor. Fakat Rus’un istilasından çekindiği için, yeraltında kendine güzel bir menzil yapmış.

İşte bu cüz’i rüya, bazı şerait ve emaratla, geçen hakikate bana şuhud derecesinde bir kanaat vermiştir.
Beşinci tabaka-i hayat: Ehl-i kuburun hayat-ı ruhanileridir. Evet, mevt, {tebdil‑i mekan}dır, {ıtlak-ı ruh}tur, vazifeden terhistir; idam ve {adem} ve {fena} değildir. Hadsiz vakıatla ervah-ı evliyanın {temessül}leri ve ehl-i keşfe {tezahür}leri ve sair ehl-i kuburun {yakaza}ten ve {menamen} bizlerle münasebetleri ve vakıa mutabık olarak bizlere ihbaratları gibi çok delail, o tabaka-i hayatı tenvir ve ispat eder. Zaten bekà-i ruha dair Yirmi Dokuzuncu Söz, bu tabaka-i hayatı delail-i kat’iye ile ispat etmiştir.

Bediüzzaman Said Nursi / Risale-i Nur Külliyatı / Mektubat