”Benim aşktan başka hiçbir arkadaşım yoktu ve olmadı. Ne dünyaya gelmeden önce ne de daha sonra aşksız yaşadım. Canım, içimden bana şöyle sesleniyor: Ey aşk yolunun yolcusu, bana kapıyı aç! ”
Şems, Mevlana’yı Mevlana yapandır. Şems ile karşılaşıncaya kadar Mevlana bir alimdir. Konya’nın sevgilisi, olgun ve makul baş müderrisi. Şems aniden gelir. Yaşı kırkı bulmuş Mevlana’nın belki de hiç beklemediği bir anda ”kırk” peygamberi bir yaştır. Üstelik son fırsattır. Çalınır kapı. Ardına kadar açılır kapı. Girer içeri sessizce yolcu. Geçiyordur. Uğramıştır. Kalır.
Gariptir Şems. Aniden gelen mağrur adam, mağrurluktan başka ilmiyle mağrurdur.Sahte tevazuyu kibirle eşit tutar ve ondan nefret eder.
Karanlık ve siyaha ait bir yabancı. Durak şaşırtan yolcu. Yolcuyu yolundan eden dilber. Kimliği belirsiz.
Şems güneş demektir. Mevlana okyanustur. Şimdiye değin denizlerin, kamerlerin ardı sıra yürüyüp durmuştur. Ancak şimdi güneşin cazibesine tutulmuştur.
Suyun toprağa kavuşması gibi değil iki suyun birbirine kavuşması gibi kavuşur. Şems hem canı hem cananı olur Mevlana’nın. Kim aşık, kim maşuk bu kavuşmada belli değil. Ne gam! Aşktır aralarındaki.
Anlamayanlar anlayışsızlıklarında mazur, nereden anlasınlar ki?
Şems bir bıçak gibi böler Mevlana’nın ömrünü tam orta yerinden ikiye. Öncesinde Mevlana ne idiyse artık o değildir. Temkinliyse temkini bırakır makulse aklın sınırlarını çatlatır.
”Gözyaşıdır ki yıkayarak yakar, yakarak yıkar. Arıtır ve eritir, temizler ve gizler. Fazilettir diyettir. Bu yüzden denilir ki gözyaşı yiğitler karıdır. Her yürek bu yiğitliği gösterip aşk için gözyaşı dökmez. Aşkın kadar ağla ey gönül!”
SİNAN YAĞMUR/TENNURE VE ATEŞ
