Abdülkadir Geylani ve Nefs

Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur:

“Siz, ölmeden önce nefislerinizi, yani hevâî arzularınızı, şeytanlarınızı öldürmelisiniz. Size, bilinen ve herkese şâmil olan ölümden önce, husûsî ölüm gerek. Siz, rûhun bedenden ayrılması mânâsındaki ölümden önce, kendinizde mevcut bulunan kötü hasletleri öldürmelisiniz…”

[İrfân ehli; «مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا» yani “Ölmeden evvel ölünüz.” buyurmuşlardır. Buradaki “ölünüz” ifadesiyle kastedilen; ecel gelip gayr-i irâdî olarak dünyaya vedâ etmeden evvel, nefsin meşrû olmayan isteklerini, tükenmek bilmeyen hırslarını, kendi irâdemizle terk etmemizdir. “Şeytanı öldürmek” ise, tıpkı Hazret-i İbrahim ve Hazret-i İsmail gibi, her hususta Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine tam bir teslîmiyetle itaat etmek, O’nun acı-tatlı her takdîrine rızâ göstermek ve iç âlemdeki nefsâniyet putlarını kırmakla mümkündür.

Cenâb-ı Hakk’ın emir ve nehiylerine riâyet edersek, şeytanı taşlamış oluruz. Fakat Rabbimiz’e itaatsizlik edersek, -Allah korusun- şeytan bizi taşlamaya başlar.

İnsanoğluna ilâhî imtihan hikmetine binâen verilmiş olan nefs, ne kadar terbiye edilirse edilsin, ölmek bilmez. Zaten matlup ve makbûl olan da onu öldürmek değil; ıslah ve terbiye ederek kontrol altında tutmaktır. Böylece onu rızâ-yı ilâhî hudutları içerisinde, hakkın ve hayrın hizmetkârı kılabilmektir.

Zira nefs, bir binek atı gibidir. Terbiye edilip dizginlenmezse, binicisini uçurumdan aşağıya atar. Fakat eğitilip ıslah edilirse, sahibini emniyet ve huzur içinde menzil-i maksûda ulaştıran sâdık bir hizmetkâr olur.

Bununla birlikte, ne kadar terbiye edilirsin edilsin, nefsin şerrinden hiçbir zaman emin olunamaz. Zira o, kulun irâdesinde en ufak bir zaaf belirdiğinde başını kaldırmak üzere pusuda bekleyen sinsi bir düşmana benzer. Bu sebeple her an ona karşı teyakkuz hâlinde bulunmak îcâb eder. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz dahî;

“Yâ Rabbi! Beni göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsime bırakma!..”niyâzında bulunmuştur.

Allâh’ın Habîbi olan Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bile nefsine karşı bu hâlde olursa, biz ne hâlde olmalıyız; bir hesâb edelim!..

Hazret-i Yusuf -aleyhisselâm- da kendisine atılan iftiradan aklanıp suçsuzluğu ortaya çıktığında, âyet-i kerîmede bildirildiği üzere, şöyle buyurmuştur:

“Ben (yine de) nefsimi temize çıkarmam. Çünkü Rabbimin merhamet ettiği hâriç, nefs, aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayan, pek merhamet edendir.” (Yûsuf, 53)

Dolayısıyla hiç kimse, hangi mânevî mertebede olursa olsun, nefsinin şerrinden emîn olamaz.

Nefsi değil, nefsâniyeti öldürmenin lüzumuna dâir, Mevlânâ Hazretleri’nin naklettiği şu temsîlî hikâye ne kadar ibretlidir:

Bir gün bir akrep, ırmağın kenarında dolaşıyordu. Bir kaplumbağa akrebin yanına gelip ona:

“–Burada ne yapıyorsun?” dedi. Akrep:

“–Irmağın karşı tarafına geçmek için bir çare arıyorum. Çünkü benim bütün kavmim ve çocuklarım, ırmağın öte yanındadır.” diye cevap verdi.

Kaplumbağa da yüksek şefkati ve yabancılara iyi davranma hasleti sebebiyle, onu yakın bir akrabasıymış gibi sırtına alıp su üzerinde yüzmeye başladı. Fakat ırmağın ortasına geldiklerinde, akrebin tıynetinde bulunan sokma arzusu uyandı. Kaplumbağanın sırtına iğnesini dokundurdu. Kaplumbağa irkilerek:

“–Ne yapıyorsun?!” diye sordu.

Akrep:

“‒Hünerimi gösteriyorum. Mâdem ki sen bana iyilik edip derdime derman oldun, ben de sana iğnemi sokuyorum. Benim göstereceğim şefkat ve iyilik de ancak budur.” dedi.

Bunun üzerine kaplumbağa hemen suya daldı ve akrep boğuldu.

Bu kıssayı nakleden Hazret-i Mevlânâ şöyle der:

“Haydi, kötü nefsi öldürün! Bu hususta ihmâl göstermeyin! Onu diri bırakmayın, çünkü o zehirli bir akreptir.”[2]

Unutmayalım ki bütün haramlara -imtihan sırrına binâen- nefsânî bir câzibe konulmuştur. Günahlar, tıpkı zehirli bal gibi, baştan lezzet veren, fakat sonu felâket olan tuzaklardır. Tezkiye edilmemiş bir nefs, her an bu tuzaklara düşmeye hazır hâldedir. Günahlar; takvâ hassâsiyeti kazanmamış olan, ham, nâdan ve gâfil nefisleri, bir mıknatıs gibi kendisine çeker. İşte bu sebeple nefsi tezkiye ederek onu her dâim kontrol altında tutmak elzemdir.

Nitekim Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede;

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا

(Nefsini kötülüklerden) temizleyen, kurtuluşa ermiştir. (eş-Şems, 9) buyurarak, ebedî kurtuluşun, bu mânevî arınmaya bağlı bulunduğunu beyân etmiştir.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in en büyük vazifelerinden biri de, “tezkiye”, yani ümmetinin iç âlemlerini temizlemektir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın sevdiği sıfatlar, ancak iç âlem temizlendikten sonra kalplerde tecellî etmeye başlar.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de Mîrâc’a çıkmadan evvel “şerh-i sadr”a mazhar olmuştur. Zira Cenâb-ı Hak O’na acâyip ve garâip birtakım sırlar ve manzaralar gösterecekti. Bu sebeple Efendimiz’in iç âlemi yıkanıp îman ve hikmetle doldurulmuştu.

Demek ki bizler de Cenâb-ı Hakk’a yakınlaşmak ve âdeta Mîrâc iklîminden hisseler almak istiyorsak; evvelâ iç dünyamızdan kin, haset, riyâ, nifak, gurur, kibir ve emsâli bütün menfîlikleri gidermeliyiz. Bunların yerine îman, ihlâs, ihsan, takvâ, huzur, sekînet, şefkat, merhamet ve hikmet gibi güzellikleri yerleştirmeye gayret etmeliyiz.

Unutmayalım ki iç ve dış dünyamızı ne kadar Kur’ân ve Sünnet’in feyziyle, sâlih amellerin rûhâniyetiyle tezyîn edebilirsek, kulluk hayatımızda o kadar Hakk’a yakınlık iklîminden hisseler alabiliriz.