Toprağın Hafızası

Ey salik-i tarıki aşk! Gönül kandilin yanık, nazarın hikmetten yana ise işit bu kelamı. Zira sözümüz toprağa dairdir. Amma bildiğin sıradan bir toprak değildir bu Hakk’ın kalem-i kudretiyle yazılmış bir hafızadır.

Toprak hem sükut eder hem haykırır. Lal görünür amma kelamı taşlara sinmiştir. Zira o mahlukatın ilk naşesini taşır. Adem’in canıyla yoğrulmuş çamurdur. Her adımda her nefeste her gözyaşında bir iz bırakırız. Ve o iz silinmiş görünse de aslında derununa kazınır, mahfuz kalır.

Her secdeyi bilir toprak. Hangi alnın kaç kere temas eylediğini, hangi gözyaşının ne vakit düştüğünü unutmaz.

Ey gönül ehli unutma ki hafıza yalnız akılda değil, hakda da olur. Toprak unutur gibi yapar ama unutmaz. Zira o bir levhi mahfuzdur, görünmeyen yazılarla dopdoludur.

Bir vakit aşık olan bir dervişin, bir gece, harabatın köşesinde düşürdüğü yar nidası yıllar sonra oradan geçen başka bir gönül sahibini titretebilir. Bu tesadüf değil, toprakta kayıtlı nidadır. Kuran’da Hak teala şöyle buyurur: ” O gün yer kendi haberlerini anlatır. Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir.” (Zilzal 4-5 )

İşte bu toprağın konuşacağı gündür. O vakit sakladığı her fısıltıyı, her secdeyi , her isyanı, her duayı dile getirir. Mezar taşları dile gelir, bastığın zemin şehadet eder. Kim neyle yürümüş, kimin ayağı nerde titremiş, hangi aşık hangi eşiğe yüz sürmüş.. Hepsi birer birer okunur. Ey gönlünü yitirmiş can! Toprak sadece altında yatanları değil üzerinde gezenleri de tanır.

O halde toprağa basarken edep üzere ol. Belki bastığın yer bir velinin secdegahıdır.

Belki de kaderinin başlama noktasındasın da farkında değilsin. Hz. Mevlana der ki ben toprak oldum da gül bitirdi beni.

İşte bu sözdedir sır. Toprak her şeyi saklar fakat zamanı gelince çiçek gibi açar. Senin niyetini, hamlığını , pişmanlığını hepsini hamd ile harmanlar. Vakti geldiğinde hakikati sana gösterir.

O halde ey gönül sahibi! Sakın sanma ki geçti gitti. Sakın deme ki unuttu halini. Toprak duanı unuur mu hiç? Secdene tanıklık eden yer, vefasız olur mu? O senden razıysa Yaradan da razıdır.

Şükredebildiğine Şükretmek

Kuran’da beni en duygulandıran ayetlerden biridir ”Kullarımdan şükredenler pek azdır” Mesela en basiti benim şu an bunları yazabilmem için ortamda oksijen bulunması gerekiyor.Benim ekranı görebilmem, yazdıklarımı akledebilmem, ellerimin hareket edebiliyor oluşu.. Birazdan su içeceğim mesela. Benim su içebilmem için dünya dönüyor, bulutlar yağmurları taşıyor, yağmur yağıyor. İçtiğin su dilini yakmıyor. Tam sana göre ayarlanmış. Çok şekerli değil çok tuzlu değil mesela. Kalbin günde kaç kez atıyor? Kalbinin atabilmesi için vücudundaki damarlar tam sana göre ayarlanmış. Akletmez misin ey insan? Her şeye isyan mı edersin? Allah seni sevgiyle yaratmış. Sevmiş, sevdirmiş, sevindirmiş. Hep mi eksik yöne bakarsın? Ya ahirette o da bizim eksiklerimize bakarsa? Güneş doğuyor, güneş batıyor senin için. Her bahar önüne çiçekleri seriyor. Bin çeşit meyve yaratmış sırf sen O’nu bul diye. Hadi mesela yemek yapmak için mutfağa gitme ve o yemek TESADÜFEN hazırlansın. Yemeği yapan vardır da yemeği yapanı yaratan yok mudur? Boğaz köprüsü var ama onu inşa eden yok öyle mi? Gözler kapalı, gönüller mühürlü. Yeni çıkan telefonun beş kamerasına şaşırıyorsun ama gözün merceğine şaşırmıyorsun. Şaşırmadığının bile farkında değilsin öyle alışmışsın ki nimetlere. Tükürük bezi çalışmadığı için su içemeyen insan var. Hiç tükürük bezine şükrettiğin oldu mu? Tabi ki olmadı çünkü o senden hiç alınmadı. Hep üstüne düşen görevi yaptı hep çalıştı. Böbrekleri çalışmayan birine sor içtiğin suyun kıymetini.. Ne zamana kadar gözlerin kapalı devam edeceksin? Ne zaman biteceği belli bile olmayan bir ömür ve dünyanın balondan dertleri.. Geç olmasın, artık uyan.

Ahirette Allah’ın şükreden kullarından olabilmemiz duasıyla..

Amin..

Ölüm Acısına Sabır Göstermek

Mahlukatın zatını seversek o gidince umutlar yıkılır. Allah bütün mahlukatı esmasıyla boyamıştır. Tüm mahlukatın Allah’a ait olduğuna gönülden inanınca ayrılsak da üzülmeyiz. Madem Allah var sevdiğimiz her şey O’nun zatında var.

Kalpte sonsuz sevme kabiliyetine karşılık baki bir zat var. Sonsuz sevme kabiliyeti fani şeyler için verilmemiştir. Bu sermaye sonsuz bir kemal sahibine verilmek üzere bizlere sunulmuştur.

Ayda gördüğün ışığın sahibi güneştir. Güneş olmazsa aydan haberin olmaz. Biz güneşi ayda gördüğümüz için ayı sevdiğimizi sanıyoruz. Ay batıp gidince üzülüyoruz. Ayın ışığı kendinden değil. Onu seversen karanlıkta kalırsın.

Aynadaki ışığı aynadan bilirsen o kırılınca ağlarsın. Bunun ışığı güneşten geliyor dersen ayna kırılsa da üzülmezsin. İnsan Allah namına sevdiğinde güneşi bulursa kırılsın gitsin aynalar der. Binlerce ayna kırılsa da güneş baki kalır..

Bir çocuğun babasına koşması nasıl kayıp olmuyorsa bir babanın da esas sahibine gitmesi yokluk olmaz. Babaya güneşten yansıyan o merhametin toprağın altına gitmesi kayıp olmaz. Çünkü ona verilen merhametin esas kaynağı Allah’tır.

Merhametin kaynağını bulursan canın yanmaz ve sevdiklerinin acısına tahammül edebilirsin. İnsan kalbi öyle baki bir zata muhtaç ki o hiçbir şeye muhtaç değil.

Vücuttaki bütün organlar kalbe kalp ise samet olan Allah’a muhtaçtır. Allah sevdiklerini başka kapıda kul etmez.

Ben, babam, annem ve bu hayat Allah’ın mülkü dediğin zaman başına gelen her olayın Allah’tan olduğuna iman ederek ölüm acısına tahammül gösterebilirsin. Biz de misafiriz ailemiz de misafir.

Allah’ın hatrı hatıralarından belli. Parmak izinde bile beni bul diyor.. Esas sahibimiz olduğunu her an hatırlatıyor. Yaradılanı yaratandan ötürü seversen bir gün gidince O’nun Allah’ın yanında yeri var ve O bizi kavuşturur der ve Allah’a sığınırsın.

Hz.Meryem’in İslamiyetteki Önemi

Hz.Meryem dünyaya geldiğinde Zekeriya (a.s), Allah Teâlâ tarafından onun bakım ve gözetimi ile görevlendirildi. Buna rağmen Hz.Meryem, harikulade bir şekilde kendisine temel ihtiyaç maddeleri gönderilerek Allah tarafından rızıklandırıldı. (Âl-i İmrân, 33-37) Küçüklüğünden itibaren Zekeriya (a.s)’nın mescidinde kendini ibadete veren Hz. Meryem, Allah’ın özel olarak seçtiği, ruhunu temizlediği ve kulluğuna davet ettiği has kullarındandır (Âl-i İmrân, 42-43).

İnsanlardan uzak bir şekilde mescitte hususi bir odaya kapanan Hz. Meryem’e Allah Teâlâ bir gün, Cebrail’i (a.s) gönderir. Hz. Meryem, kendisine insan suretinde görünen Cebrail’den korkar ve bir kötülük etmesinden Allah’a sığınır. Cebrail (a.s), olayın iç yüzünü açıklayarak, Allah’ın elçisi olduğunu ve bir çocuk müjdelemek için gönderildiğini belirtir. Bunun üzerine Hz. Meryem şaşkınlık içerisinde, “Bana hiçbir insan dokunmadığı ve iffetsiz bir kadın olmadığım halde benim nasıl çocuğum olabilir?” diye haykırır. Cebrail (a.s) de bu seslenişe şöyle cevap verir: “Evet öyle. Rabbim diyor ki: o benim için çok kolaydır. Onu insanlara bir mucize, katımızdan bir rahmet kılmak için böyle takdir ettik. Bu, zaten (ezelde) hükme bağlanmış bir iştir.” (Meryem, 19/16-21; Âli-İmrân, 3/45-47

Böylece Hz. Meryem, Hz. İsa’ya hamile kalır. Çevresi tarafından töhmetle karşılanacak olan bu durumun izahı mümkün değildir. Bunun için, artık mescitten de ayrılıp, herkesten uzak bir yere çekilmeyi tercih eder. (Meryem, 19/22) Artık toplumdan uzak bir yerde yaşayan Hz. Meryem, hamilelik günlerini sürdürürken doğum sancıları başlayınca, oracıktaki bir hurma ağacının altına sığınır.

Doğum sancılarıyla birlikte töhmet korkuları da o kadar artmıştır ki, bu endişe ona, “keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş olsaydım” dedirtmiştir. Bu noktada Cebrail (a.s), Allah’ın emriyle imdadına koşar ve seslenir: “Üzülme, Rabbin senin hemen altında bir dere akıttı. Hurma ağacını kendine doğru salla ki sana taze hurma dökülsün. Ye, iç, gözün aydın olsun. Şayet insanlardan birini görecek olursan, ‘ben Rahman’a susmayı adadım. Bu gün hiçbir kimseyle konuşmayacağım’ de!” (Meryem, 19/23-26) Bu ifadeler, olayın Allah tarafından planlandığına, ayrıca Hz. Meryem’in yalnız olmadığına ve Allah tarafından korunup gözetildiğine işaret ediyordu. Bir bakıma Hz. Meryem’e, “çocukla ilgili çevrene bir şey söylemen gerekmez. Bu konuda eleştirilere cevap verme sorumluğu bize aittir” denmiş oluyordu. Böylelikle Meryem’in içine az da olsa soğuk su dökülmüş oluyordu.

Hz. Meryem, artık bu manevi destekle, kucağına çocuğunu alıp kavminin yanına gidebilirdi. Öyle yaptı. Ne var ki korktuğu başına geldi ve toplum onu en kötü şekilde ayıpladı. Dediler ki: “Ey Meryem! Çok çirkin bir şey yaptın! Ey Harun’un kız kardeşi, senin baban kötü bir kimse değildi. Annen de iffetsiz değildi.” (Meryem, 19/27-28) Bunun üzerine Hz. Meryem, bebeği işaret etti. Neler olup bittiğini ona sorun, demek istiyordu.

Etrafındaki insanlar, “Beşikteki bebekle nasıl konuşuruz?” deyince, bebek İsa lisana geldi ve dedi ki: “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. (Rabbim) bana Kitab’ı (İncil’i) verdi ve beni peygamber kıldı. Nerede olursam olayım beni kutlu ve erdemli kıldı. Yaşadığım sürece bana, namazı ve zekâtı emretti. Beni anneme saygılı kıldı. Beni azgın bir zorba yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve diriltileceğim gün bana selâm (esenlik verilmiştir).” Beşikte konuşturulan yavrunun sözlerinden sonra, Cenab-ı Hakk söze girerek asıl temayı bizlere şöyle vurguluyor: “Hakkında şüpheye düştükleri Meryem oğlu İsa işte budur. Allah’ın çocuk edinmesi düşünülemez. Allah yücedir, bu (iddia)dan uzaktır. Bir işe hükmettiği zaman ona sadece ‘ol!’ der, o da oluverir.” (Meryem, 19/34-35)

Allah Teâlâ, bu ayetlerle, Hz. İsa’nın babasız olarak dünyaya geldiğini, toplumun gözü önünde kimsenin inkâr edemeyeceği bir şekilde ortaya koydu. Bu olay, ileride “İsa Allah’ın oğludur” iddiasıyla inkârcılığa sapacak olan Hıristiyanların, gökleri bile çatlatan bu iftiraya yeltenmemeleri için, daha İsa’nın doğduğu günlerde, Allah’ın güç ve kudretini ortaya koyan bir tarzda, tarihi bir gerçek, bir mucize ve belge olarak insanlığa sunulmuştur.

Hz.Meryem islam dünyasına bir iffet ve sabır örneğidir.

Eyyüb Peygamber Öğretmenimiz Olursa…

Eyyüb peygamber sabrı ile kalbimize gizlenmiş bir peygamberdir. Yetmiş yıl sağlıklı, varlıklı bir şekilde yaşadıktan sonra hastalanıyor. Çiçek ve cüzzam hastalığı yaşıyor. ”Allah bana yetmiş yıl sağlıklı bir ömür verdi, şimdi Rabbime isyan edemem” diyor.

Eyyüb a.s farkında ki beden kendisinin değil, ceset kendisinin değil, ruh kendisinin değil. Kendisine ait tek şey kulluğu.

Bu hastalıklar kulluğuna engel olana kadar şikayet etmiyor. Hastalığın duaların kabulüne sebep olduğunu biliyor.

Yalnızca Eyyüb a.s bu hastalık onu Allah’ı zikredemez duruma getirdiğinde diyor ki:

” Ve eyyube iz nêdê Rabbehu. Enni messeniye’d- durru ve ve ente erhamurrâhimîn

”Eyyüb, Rabbine şöyle yalvarmıştı: Ya Rabbi bana zarar dokundu ve sen merhametlilerin en merhametlisisin.”

Cenâb-ı Hakk, sevgili kulu Hz. Eyyûb’un duasını kabul eder. Ayağını yere vurmasını, çıkacak olan su ile yıkanmasını ve bu soğuk sudan içmesini buyurur. Hz. Eyyûb emri yerine getirir ve hastalıklardan kurtulup Rabbine şükreder.

EYYÜB SABRI

Sabır makamı Hz. Eyyüb’e ait bir makamdır. Sabır kulun kurtuluş anahtarıdır. Allah tarafından gönderilen bir ilaçtır ve imanın yarısıdır.

Allah’tan gelen bir sıkıntı için sabredeni ve hatta gönderenin hatırına o sıkıntıya şükredebileni Allah cennet ile müjdelemiştir.

Eyyüb a.s çektiği çilelere rağmen isyan etmemesiyle, sabredip Allah’a niyazına dua etmesiyle bizlere örnek olmuştur.

Hastalık, kaza, sıkıntı, üzüntü yaşadığımız anlarda, darda kaldığımızda Allah bizlere Hz. Eyyüb’ ün sabrıyla yardım etsin. Amin..