İşitin Ey Yarenler

Süluk bir nevi dil, kulak, göz ve gönül eğitimidir. Bir sabır eğitimidir. Kırk sene hizmetin sırrı topyekun bir gönül eğitimiyle ilgilidir. Yunus’un dergaha kırk yıl hizmet etmesinin motifi, gönül terbiyesinin ne kadar zor ve hassas olduğunu göstermektedir.

Ayrıca bu hizmet sırasında dervişin içten içe idrak etmesi gereken nükte halka hizmetin Hakk’a hizmet ve ibadet olduğudur.

Vücud-ı vahidi anlamak cemal ve celali birlemek, sonra dönüp vücud içinde kendi aslını seyretmek kolay değildir.

Yunus cemalde celali buluncaya ”Bir isen birliğe bak, ikiyi elden bırak” deyinceye kadar yani kırk sene eğitilmiş, her tecellide yarin cemalini temaşa etmiştir. Dolayısıyla odunlar için kullanılan ”eğri” ve ”doğru” gibi sıfatlar bilinç noksanlığından ibarettir.

Bu noktada menkıbedeki düz odunların Allah’ın cemali, eğri odunların celali tecellilerini remzettiği söylenebilir. Celal ve cemal iç içe olduğuna, Niyazi’nin ifadesiyle dikensiz bir gül olmayacağına göre doğruluk ve eğrilik vehmi bir düşüncedir.

Tapduk Emre eğri doğru, güzel çirkin, iyi kötü ne varsa birleyerek kabul eder. Çünkü varlık birdir.

Yunus kırk yıl sonunda dergaha eğri ve doğru ayrımı yapmadan odun getirmeye başlayınca tevhidi anlayacak, kemale ulaşacaktır.

Yunus çoktan dost ile dost olmuştur ama bundan kendi de habersizdir.

Yunus gibi bir aşıkın süluktaki sabrıyla Tapduk gibi bir maşukun terbiye sırasında gösterdiği sabır muhteşem bir kemal örneğidir.

MUSTAFA TATÇI/İŞİTİN EY YARENLER

ÖLÜM BEKLENİR Mİ?

Allah’ın kalpleri Rablerinin muhabbetiyle dolu kulları vardır. Onlar, sevgililerine olan iştiyakları sebebiyle ölümü beklerler. Bu dünyada uzun süre kalmayı kerih görürler. Bu dünyadan ayrılmadıkça onlara rahat ve huzur yoktur. Onlar bu dünyada uzun kalmalarına kederlenirler. Onların bu dünyadan ayrılmaya olan istekleri susuz birinin suya olan isteğinden daha şiddetlidir. Ecelleri yaklaştığında onlara ölüm meleğinin Azrail yanında tahiyyat ve selam eden Allah’ın gönderdiği 70.000 melek gelir. Buna Kuran-ı Kerim’de şöyle işaret edilmiştir. ” Onlar, meleklerin Selam sizin üzerinize olsun. Yapmış olduğunuz iyi işlere karşılık cennete girin diyerek iyilikle canlarını aldığı kimselerdir.

Aynı şekilde ölüm meleği mümine güzel kokular içinde ve en güzel surette gelir. Mümin ona hangi iş sebebiyle geldin der. Melek ”senin ruhunu kabzetmek için geldim, hangi halde senin ruhunu almamı istiyorsun söyle” der. Bunun üzerine kul meleğe ”canımı secdedeyken al” der. Ölüm meleği de öyle yaparak canını secdedeyken alır. İşte bu sırada o mümin kula hafaza melekleri gelir. Bunlardan biri arkadaşı olan diğerine ”Bizim bir dost ve kardeşimiz oldu. Şüphesiz onun ayrılık vakti geldi” der. Allah seni hayırla mükafatlandırsın, bağışlasın. Sen ne güzel kardeşsin. Müminlerden işi en kolay olansın. Nefsin için önden hazırladığın şeyler ne güzel” derler. Ayet-i kerimede ” Ey mutmain (güvenceye kavuşmuş ruh). Hoşnut olmuş ve hoşnut olunmuş olarak Rabbine dön. Seçkin kulların arasına karış ve cennetime gir” buyrulmuştur. Yani cennetime rahat ve huzurla gir demektir. Kişinin ruhu cesedine ” Allah seni hayırla mükafatlandırsın. Sen hayrı ve hayır sahiplerini seviyor, şerre ve şer sahiplerine buğzediyordun. Seni Allah’a emanet ediyorum. Allah seni korusun ve muhafaza etsin” der.

Müminlerin emiri Hz. Ali’nin önünden bir cenaze geçmişti. Hz. Ali (r.a) ”İstirahate kavuştu” dedi. Bunun üzerine ona ”istirahate kavuşan kimdi?” diye soruldu. Hz. Ali ”Mümin kimsedir. Çünkü o dünya sıkıntılarından ve ehl-i dünyanın eziyetinden kurtulup sonra da Allah’ın rahmetine kavuşarak istirahate kavuşur. Kendisinden kurtulunacak kimse de facir kimsedir. Öldüğü zaman kullar ve beldeler ondan kurtulup istirahate kavuşurlar.” dedi.

AHMED ER-RİFAİ

SOHBET MECLİSLERİ

PODYUMDAN HAKİKATE YÜRÜYÜŞ

GERÇEK BİR HAYAT HİKAYESİ

1984 yılında Kadem-i Şerif tekkesinde türbedar bir aile tarafından bulunan siyahi bir bebek.”Buluntu Bebek”

Ve sonrasında yaşanan, dönüşüme kapı aralayan bir hayat hikayesi.. Dünya güzellik kraliçesi Tuğçe Karas’ın tacının ahiret yolunda ışıldaması.

Podyumda attığı adımların aslında onu hakikate taşıması.

Bu kitap sabrın zafere dönüşmesi, kırık bir kalbin küllerinden doğması, kalpteki o derin boşluğunun imanla tamamlanması.

Afrika ve Türkiye arasındaki aşkın hikayesi, çocukların duası..

Başımıza ne gelirse gelsin ”ümit hep var”

https://www.kitapyurdu.com/kitap/podyumdan-hakikate-yuruyus/731455.html?srsltid=AfmBOorcx6_BbxHAm_zPQK3NVx_Zd2rszZavP3hL-fOqfRTwMAqp9Qxr

Okunmanızı can-ı gönülden tavsiye ediyorum..

Dua ile.

Mawlana Jalaluddin Rumi

Life Story of Mawlana Jalaluddin Rumi
Mevlana was born in 1207 in Balkh (in present day Afghanistan). Mevlana’s father, Bahaddin Veled, left his homeland to escape the persecution of the Moguls. He first went with his family to Mecca and Medina and then to Asia Minor, seeking protection and asylum. Finally the family arrived in Konya in 1228 at the invitation of the Seljuk Sultan Alaeddin Keykubat. Bahaddin Veled, known as the “chief of all the learned” in Konya, became highly respected among the Seljuks. When he died in 1231, his son Mevlana was 24 years old. After Bahaddin’s death, his followers and students began to gather around Mevlana. They regarded him as the sole intellectual and spiritual heir, and a source of inspiration. In the following years, Mevlana became a teacher in the schools of Konya. As a scholar and theologian, he became even more popular than his father.

In 1244 Mevlana met the dervish Þems-i Tebriz, or Shemseddin of Tabriz. This meeting marked the beginning of a great mystic love between the two men. The influence of Shemseddin changed the once sober-minded theologian, Mevlana, into an ecstatic mystic. He neglected his work in order to have meditative sessions with Shemseddin, which often lasted weeks.

Mevlana’s family and also his students and disciples disapproved of this relationship. Shemseddin finally had to flee from Konya. Mevlana suffered greatly and tried all ways to locate him. In the end Mevlana’s sons brought Shemseddin back to Konya. However after his return, the attitude of Mevlana’s family and of his disciples toward Shemseddin did not change. Around 1247 he disappeared again and was never found. Speculations indicate, that he might even have been murdered.

After Shemseddin disappeared, Mevlana chose Selahaddin Zerkubi as his spiritual confidant until he died 10 years later. Mevlana dictated his major work. This six-volume work, known as the “Mesnevi” consists of 26,000 verses. It begins with the words, “Listen to the reed flute — talking about separation..”. The reed flute (ney) plays a special role in the ritual of the Mevlevi order. The Mesnevi, a masterpiece of Islamic mystic literature was written in verse, and included philosophical, mystical and spiritual messages. On December 17, 1273, Mevlana Celaleddin-i Rumi died in Konya.

The ritual dance of his followers, more commonly known as the Whirling Dervishes, symbolizes a release from earthly ties, which liberates the soul and prepares it for union with the divine.

The dance consists of three parts, which represent the stages of reaching, seeing, and uniting with God. In the first stage, the dancers whirl three times accompanied the mournful sound of the ney. During the second part, they remove their coats. This symbolizes the release of the soul from earthly concerns. Then they slowly begin to whirl with their right hands palms up and left hands palms down. This gesture indicates: “What we receive from God we give to man, while we have nothing ourselves”.

Their whirling movement represents the earth revolving on its axis and their rotation around the hall symbolizes the earth orbiting the sun. In the final part of the dance, the sheik enters, the rhythm becomes more rapid and the dancers are more frenzied. Then the flute signals the moment of man’s union with God.

Actually Mevlana did not found the Mevlana order. It was established in his name after his death his son Sultan Veled, himself an important poet. The Mevlevi sect has lost its former importance. Only in December Konya becomes the center of the Mevlana celebrations.

Rūmī, in full Jalāl al-Dīn Rūmī, also called the honorific Mawlānā, (born c. September 30, 1207, Balkh [now in Afghanistan]—died December 17, 1273, Konya [now in Turkey]), the greatest Sufi mystic and poet in the Persian language, famous for his lyrics and for his didactic epic Mas̄navī-yi Maʿnavī (“Spiritual Couplets”), which widely influenced mystical thought and literature throughout the Muslim world. After his death, his disciples were organized as the Mawlawiyyah order.

Rūmī’s use of Persian and Arabic in his poetry, in addition to some Turkish and less Greek, has resulted in his being claimed variously for Turkish literature and Persian literature, a reflection of the strength of his influence in Iran and Turkey. The influence of his writings in the Indian subcontinent is also substantial. By the end of the 20th century, his popularity had become a global phenomenon, with his poetry achieving a wide circulation in western Europe and the United States.

Early Life
Jalāl al-Dīn’s father, Bahāʾ al-Dīn Walad, was a noted mystical theologian, author, and teacher. Because of either a dispute with the ruler or the threat of the approaching Mongols, Bahāʾ al-Dīn and his family left their native town of Balkh about 1218. According to a legend, in Nīshāpūr, Iran, the family met Farīd al-Dīn ʿAṭṭār, a Persian mystical poet, who blessed young Jalāl al-Dīn. After a pilgrimage to Mecca and journeys through the Middle East, Bahāʾ al-Dīn and his family reached Anatolia (Rūm, hence the surname Rūmī), a region that enjoyed peace and prosperity under the rule of the Turkish Seljuq dynasty. After a short stay at Laranda (Karaman), where Jalāl al-Dīn’s mother died and his first son was born, they were called to the capital, Konya, in 1228. Here, Bahāʾ al-Dīn Walad taught at one of the numerous madrasahs (religious schools); after his death in 1231 he was succeeded in this capacity his son.

A year later, Burhān al-Dīn Muḥaqqiq, one of Bahāʾ al-Dīn’s former disciples, arrived in Konya and acquainted Jalāl al-Dīn more deeply with some mystical theories that had developed in Iran. Burhān al-Dīn, who contributed considerably to Jalāl al-Dīn’s spiritual formation, left Konya about 1240. Jalāl al-Dīn is said to have undertaken one or two journeys to Syria (unless his contacts with Syrian Sufi circles were already established before his family reached Anatolia); there he may have met Ibn al-ʿArabī, the leading Islamic theosophist whose interpreter and stepson, Ṣadr al-Dīn al-Qunawī, was Jalāl al-Dīn’s colleague and friend in Konya.

The Influence Of Shams Al-Dīn
The decisive moment in Rūmī’s life occurred on November 30, 1244, when in the streets of Konya he met the wandering dervish—holy man—Shams al-Dīn (Sun of Religion) of Tabrīz, whom he may have first encountered in Syria. Shams al-Dīn cannot be connected with any of the traditional mystical fraternities; his overwhelming personality, however, revealed to Jalāl al-Dīn the mysteries of divine majesty and beauty. For months the two mystics lived closely together, and Rūmī neglected his disciples and family so that his scandalized entourage forced Shams to leave the town in February 1246. Jalāl al-Dīn was heartbroken, and his eldest son, Sulṭān Walad, eventually brought Shams back from Syria. The family, however, could not tolerate the close relation of Jalāl al-Dīn with his beloved, and one night in 1247 Shams disappeared forever. In the 20th century it was established that Shams was indeed murdered, not without the knowledge of Rūmī’s sons, who hurriedly buried him close to a well that is still extant in Konya.

This experience of love, longing, and loss turned Rūmī into a poet. His poems—ghazals (about 30,000 verses) and a large number of robāʿīyāt (“quatrains”)—reflect the different stages of his love, until, as his son writes, “he found Shams in himself, radiant like the moon.” The complete identification of lover and beloved is expressed his inserting the name of Shams instead of his own pen name at the end of most of his lyrical poems. The Dīvān-e Shams (“The Collected Poetry of Shams”) is a true translation of his experiences into poetry; its language, however, never becomes lost in lofty spiritual heights or nebulous speculation. The fresh language, propelled its strong rhythms, sometimes assumes forms close to popular verses. There would seem to be cause for the belief, expressed chroniclers, that much of this poetry was composed in a state of ecstasy, induced the music of the flute or the drum, the hammering of the goldsmiths, or the sound of the water mill in Meram, where Rūmī used to go with his disciples to enjoy nature. He found in nature the reflection of the radiant beauty of the Sun of Religion and felt flowers and birds partaking in his love. He often accompanied his verses a whirling dance, and many of his poems were composed to be sung in Sufi musical gatherings.

A few years after Shams al-Dīn’s death, Rūmī experienced a similar rapture in his acquaintance with an illiterate goldsmith, Ṣālāḥ al-Dīn Zarkūb. It is said that one day, hearing the sound of a hammer in front of Ṣalāḥ al-Dīn’s shop in the bazaar of Konya, Rūmī began his dance. The shop owner had long been one of Rūmī’s closest and most loyal disciples, and his daughter became the wife of Rūmī’s eldest son. This love again inspired Rūmī to write poetry.

After Ṣālāḥ al-Dīn’s death, Ḥusām al-Dīn Chelebi became his spiritual love and deputy. Rūmī’s main work, the Mas̄navī-yi Maʿnavī, was composed under his influence. Ḥusām al-Dīn had asked him to follow the model of the poets ʿAṭṭār and Sanāʾi, who had laid down mystical teachings in long poems, interspersed with anecdotes, fables, stories, proverbs, and allegories. Their works were widely read the mystics and Rūmī’s disciples. Rūmī followed Ḥusām al-Dīn’s advice and composed nearly 26,000 couplets of the Mas̄navī during the following years. It is said that he would recite his verses even in the bath or on the roads, accompanied Ḥusām al-Dīn, who wrote them down. The Mas̄navī, which shows all the different aspects of Sufism in the 13th century, often carries the reader away with loose associations of thought, so that one understands what subjects the master had in mind at a particular stage of his life. The work reflects the experience of divine love; both Ṣalāḥ al-Dīn and Ḥusām al-Dīn were, for Rūmī, renewed manifestations of Shams al-Dīn, the all-embracing light. He called Ḥusām al-Dīn, therefore, Ḍiyāʾ al-Ḥaqq (“Light of the Truth”); ḍiyāʾ is the Arabic term for sunlight.

Gönül Yorgunlarına İlahi Nefes Duası

Ya Selam, Zamane hengamesi içinde tarumar olmuş gönlüme selamet indir. Dertli nefsimi sükun ile sar, geceyi gündüze çeviren kudretinle içimi nur et.

Ya Latif, lütfunla dokun kırık yanlarıma, kimselerin anlayamadığı yorgunluklarıma sen ince kudretinle şifa ver.İçimdeki feryadı rahmetinle sükuta erdir.

Ya Vedud, unutulmuş sevgilerin kaybolmuş bakışların ardından beni tekrar kendi muhabbetinle dirilt. İlahi aşkına muhtaç yüreğime vuslatınla teselli ver.

Ya Şafi, ne dilin anlatabildiği, ne gözün gösterebildiği yorgunluklar için senin şifanı niyaz ederim. Maddi ve manevi her yarama ol de, merhametinle beni sar.

Ey her zerrede hazır ve nazır olan Rabbim, yorgunluğumu hayra tebdil eyle, kalbime yeniden doğuşun seherini lütfeyle.

Amin ya ilahel Alemin. Amin bi hürmeti Mevlana Celaleddin Rumi ve bi hakkı Ahmed er Rufai ve bivecahil kerim Abdülkadir-i Geylani.

Cümlesinin ruhaniyetinden, muhabbetinden ve şefaatinden nasib-i ali eyle ya Rab. Amin..

Esma gönül sarayına gelen bir sultandır. Kim ki bu esmalara sadakatle bağlanır, ona kapılar açılır. Ona gecede gündüz, susuşta söz, sükutta sema doğar.

Unutmayın ki esmayı bilen, esmada kendini bulan en nihayet Hakk’ta yok olan olur.

Sözü duyan bilsin.. Gönlü yanan işitsin.

(Bir Derviş)

Ne Yazılmışsa O Vaki Olur

Ey azizim vaktiyle gönül ehli zatlar şöyle derdi: Ne yazılmışsa ol vaki olur, ne mukadderse o gelir başa. Bu söz öyle kuru bir teselli değildir. Bu kalbin kendini Hakk’a teslim ettiği bir sır kapısı idi. Vaktiyle İstanbul sokaklarında sabah ezanıyla uyananlar rızkın peşine düşerken ”Rabbim ne takdir ettiyse o olur” diyerek çıkardı evinden. Her adımda tevekkül, her nefeste rıza vardı. İnsan başına geleni yadırgamaz. Bunda da bir hayır var der geçerdi. Çünkü bilirdi ki yazgı kalem-i kudret ile çoktan yazılmış, mürekkebi çoktan kurumuştu.

Şimdi dön de bak bugüne, ahval perişan. Gönüller herc ü merc zihinler dağınık sabır tükenmiş. İnsan dediğin her şeyi hesapla, planla, takvimle zapt etmeye çalışır olmuş. Lakin kaderi unutur. Hatırlamaz ki ne saat işlerse işlesin vaktin sahibi Allah’tır. O isterse bir anda açar gönül kapılarını, istemezse bin yıldır beklesen bir arpa boyu yol kat edemezsin.

Evvel zamanlarda dervişler, bir tas çorba, bir kilim üstünde cihanı seyrederdi. Şimdi ise her şey var da huzur yok.Zira eşyanın bolluğu kalbin boşluğunu doldurmaz. Manadan uzak yaşayan bugünün insanı her şeye sahip olup da hiçbir şeye razı olmayan haline bakmalı evvela. Kendini dertli sanır, ama dert değil çoğu kere nefsin açlığıdır, kalbin değil.

Ey gönül sen yine dön o eski usüle. Kalbini temizle, dilini sadeleştir, niyetini berrak kıl. Çünkü vakti geldiğinde ne menfaatin korur seni, ne planların.

Ancak teslimiyetin sabrın ve niyazın elinden tutar.

Ve unutma: Ne kadar koşturursan koştur kaderin sana yürüyerek gelir. Zira ne yazılmışsa ol vaki olur.

Ey azizim! Bu kadar telaş niyedir. Sanırsın ki ip senin elinde oysa çoktan düğümlenmiş hüküm semada.. Sor kendine bunca koşturmanın hırsın nefsin bu bağrına bastığın korkuların içinde acaba sen Hakk’ın yazdığına razı olmayı ne vakit unuttun da kendi yazgını yazmaya kalkıştın?

(Bir derviş)

Toprağın Hafızası

Ey salik-i tarıki aşk! Gönül kandilin yanık, nazarın hikmetten yana ise işit bu kelamı. Zira sözümüz toprağa dairdir. Amma bildiğin sıradan bir toprak değildir bu Hakk’ın kalem-i kudretiyle yazılmış bir hafızadır.

Toprak hem sükut eder hem haykırır. Lal görünür amma kelamı taşlara sinmiştir. Zira o mahlukatın ilk naşesini taşır. Adem’in canıyla yoğrulmuş çamurdur. Her adımda her nefeste her gözyaşında bir iz bırakırız. Ve o iz silinmiş görünse de aslında derununa kazınır, mahfuz kalır.

Her secdeyi bilir toprak. Hangi alnın kaç kere temas eylediğini, hangi gözyaşının ne vakit düştüğünü unutmaz.

Ey gönül ehli unutma ki hafıza yalnız akılda değil, hakda da olur. Toprak unutur gibi yapar ama unutmaz. Zira o bir levhi mahfuzdur, görünmeyen yazılarla dopdoludur.

Bir vakit aşık olan bir dervişin, bir gece, harabatın köşesinde düşürdüğü yar nidası yıllar sonra oradan geçen başka bir gönül sahibini titretebilir. Bu tesadüf değil, toprakta kayıtlı nidadır. Kuran’da Hak teala şöyle buyurur: ” O gün yer kendi haberlerini anlatır. Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir.” (Zilzal 4-5 )

İşte bu toprağın konuşacağı gündür. O vakit sakladığı her fısıltıyı, her secdeyi , her isyanı, her duayı dile getirir. Mezar taşları dile gelir, bastığın zemin şehadet eder. Kim neyle yürümüş, kimin ayağı nerde titremiş, hangi aşık hangi eşiğe yüz sürmüş.. Hepsi birer birer okunur. Ey gönlünü yitirmiş can! Toprak sadece altında yatanları değil üzerinde gezenleri de tanır.

O halde toprağa basarken edep üzere ol. Belki bastığın yer bir velinin secdegahıdır.

Belki de kaderinin başlama noktasındasın da farkında değilsin. Hz. Mevlana der ki ben toprak oldum da gül bitirdi beni.

İşte bu sözdedir sır. Toprak her şeyi saklar fakat zamanı gelince çiçek gibi açar. Senin niyetini, hamlığını , pişmanlığını hepsini hamd ile harmanlar. Vakti geldiğinde hakikati sana gösterir.

O halde ey gönül sahibi! Sakın sanma ki geçti gitti. Sakın deme ki unuttu halini. Toprak duanı unuur mu hiç? Secdene tanıklık eden yer, vefasız olur mu? O senden razıysa Yaradan da razıdır.

Ey Gönlü Uyuyan!

Deruni bir teemmül. Ey benlik perdesine bürünmüş insanoğlu.. Zannedermisin ki yaşadığın her gün sana layık, sana mahsus, sana mecburdur? Zannedermisin ki güneş yalnız senin için doğar da ay senin için batmaya yüz tutar? Oysa kisenin burun kıvırdığın bunda ne var deyip geçiverdiğin bir gün nice mazlumun secdelerde gözyaşı ile niyaz ettiği bir rüyadır.

Bilmezmisin ki her an bir ilahi takdirin tecellisidir. Senin sıradan addettiğin sabah, bir yetimin ömrünce hasdretle beklediği bir sofradır belki. Senin usanarak yürüdüğün yollar bir felçlinin uykularına sızan bir ümittir. Nimet elindeyken gözün kör, elin hoyrat, kalbin nadan.. İşte bu en büyük hicrandır.

Tasavvuf ehli der ki kainat her an yeniden yaratılır. Ve senin gafletin bu yaratılışa bigane kalmaktır.

Ey kişi bir lokma, bir ekmek, bir yudum su, bir dost sesi, bir gökyüzü.. Bunlar basit midir? Yoksa sen mi kendini çok yükseklerde gördüğün için aşağıda kalanı küçümsersin? Hakkın lütfuna doymuşsun da şükrü unutmuşsun.

Hatırla Hz.Mevlana şöyle buyurur” Şükretmek nimeti arttırır, nankörlükse gözü kör eder”

Sen bugünü sıradan görürsün. Belki bugün gönlünün kefaretidir. Belki bugün kaderinin dönümüdür. Ama sen ne yaptın? Güne şükür yerine serzenişle başladın. Nimeti hak zannettin. Zamanı hiçe saydın. Oysa her gün bir emanettir. Her nefes bir sınav. Her tebessüm bir sadaka. Her acı bir ilahi sır.

Ey gönlü uyuyan! Bil ki yaşadığın gün senin değildir sadece. O günün içinde nice kulun duası, nice yetimin umudu, nice hastanın sabrı vardır. Ve sen o günle ne yaptın?

Unutma hayat fark edene emanettir. Fark edemeyen için bir rüya değil gaflet uykusudur.

”Yazar: Mesnevihan”

Instagram: @mesnevihan_

Gönül Irmağında Sükun Aramak

Ey gönül! Kendine gel de rahmeti mahlukta arama. Hak’tan dile, Hak’tan um çünkü Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin buyrulmuştur. Suyu denizde ara, kuru derede değil. Zira derede ne incelik kalır ne vuslata nişane.

Mideyi bırak, gönül tarafına yönel. Lezzet midede değil, marifetle dolu bir kalptedir. O kalp ki Rabbinden perdesiz selamlar alır. Nitekim Hak Teala ”Ben kuluma şah damarımdan yakınım” buyurur. Yakınlık arayan uzaklığı içinde bulur. Perdeyi arayan kendinde saklı görür.

Ey dua ile göğe seslenen gönül.. Hiç gördün mü ki semaya bir niyaz yükselmiş de onun cevabı geri dönmemiş ola.. Bana dua edin size cevap vereyim hitabı kul ile Mevla arasındaki ahdi hatırlatır. Duan cevapsız kalmaz lakin sabırla perdelerin kalkmasını bekle.

Sükuneti meyhanede, dermanı çarşıda, aşkı surette arayanlar.. Bilin ki aşkın menbaı kudrettedir. Ve gönül O’nunla dirilir.

Kalbine bir kez Bismillah de, belki nice yılın gafleti bir ”Ya Hu” ile silinir.

Dua ile..

(Bir derviş)

Tuzlu Suların Yolcuları

Vaktiyle bir genç vardı; ömrünü, içini kemiren bir susuzlukla geçirmişti. Nereye teveccüh etse, hangi nimete uzansa kalbindeki yangın bir türlü sönmek bilmezdi. Günün birinde karşısına engin bir derya çıktı. Dalga dalga üzerine gelen mal, mülk, şöhret ve mecazi aşklar.. Derya göz kamaştırıcı idi. Her dalgası gence bir başka arzu fısıldıyordu: ” Gel, susuzluğunu burada teskin et!” Genç dayanamayıp avuçlarını denize daldırdı.. Bu dünyaya ait zevklerden sevgilerden içmeye koyuldu. İlk yudum serinlediğini vehmetti; lakin hemen boğazı kavruldu; yüreği alevlendi. Her içişte susuzluğu daha da artıyordu. Ne zenginlik ne aşk ne şan şöhret hiçbiri gönlünde hakiki bir huzur bırakmadı.

Tıpkı Mevlana Hazretlerinin buyurduğu gibi..”Susuz gönül tuzlu su içer, yandıkça daha çok yanar, içtikçe daha fazla susar.” Bir akşam sahilde bir Mevlevi dervişine denk geldi. Derviş vakur bir eda ile denize bakmakta, yanında bir sarı kedi gözlerini kapamış huzur içinde durmaktaydı.

Derviş gencin omzuna şefkatle elini koydu ve dedi ki ” Evladım içtiğin su dünya suyudur. Görüntüsü güzel tadı acıdır. Her kim ki fani zevklere gönül verirse susuzluğu artar, çünkü Hak’tan uzaklaştıkça kalp daha ziyade kurur. Senin susuzluğun fani nimetlere değil Baki olan Mevla’nın rahmetine gider.”

Sonra derviş, toprağa eğilip görünmeyen bir pınarın suyunu işaret etti. Berrak, saf ve sessiz bir su.. Görenin kalbinde bir serinlik bir hafiflik doğuyordu. Derviş Kur’an’dan ayet okudu:

”Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir.”(Hadid suresi,20)

Genç dizlerinin üzerine çöktü . Ve ilk defa gözleriyle değil kalbiyle gördü. Aradığı huzuru, sahip olduklarında değil terk ettiklerinde ve Mevla’ya yöneldiğinde bulunacağını idrak etti.. O günden sonra ne deryanın çağrısına kulak verdi ne fani zevklerin aldatıcı cilvelerine kapıldı. Yalnızca Hakk pınarından içti ve susuzluğu ebediyen dindi.

Kendi kendine şöyle niyazda bulundu: ” İlahi, beni denizlerin tuzunda boğulanlardan değil, rahmetinin kaynağında dirilenlerden eyle”

(Bir derviş)