Vakit ikindiye yakındı. Güneş, altın bir örtü gibi toprağın üstüne seriliyordu. Dağların ardında bir köyün dışında, ulu bir çınar ağacı vardı. Onu görenler sadece gölgesini fark ederdi ama gönül gözü açık olanlar o ağacın köklerinde tevhidin sırlarını, dallarında hikmetin meyvelerini, gölgesinde ise rahmetin serinliğini hissederdi.
O çınarın gölgesinde bir Mevlevi dervişi oturuyordu. Başı önünde, elinde tesbihi.. Parmakları tesbih tanelerine dokunurken dilinde hiç ses yoktu; ama bir tane dua gibi bir sır gibi dönüyordu.
Yanına sokulmuş bir sarı kedi, gözlerini kısmış, sessizce ona eşlik ediyordu. Sanki o da zikir halinde sessizliğiyle konuşuyordu.
Etrafta kırmızı güller açmıştı. Her biri Allah aşkıyla yanmış bir kalbin sembolüydü. Arada bir arılar bu güllere konuyor, sonra yükselip uzaklaşıyordu. Ama o arılardan birinde bir arı yolunu şaşırdı. Doğrudan dervişin eline tesbihin üzerine kondu.
Derviş gözlerini açtı. Tebessüm etti. Arıya bakmadı, onun getirdiği ilhama baktı.
”Balı yapan çiçeği değil; hikmeti alan gönüldür”diye fısıldadı. O an gökyüzünde bir serinlik esti. Güller eğildi, yapraklar usulca titreşti. Sanki doğa o anda zikre durdu. Kedi başını kaldırdı, dervişin yüzüne baktı. O bakışta soru yoktu. Kabulleniş vardı. Teslimiyetin en saf hali.
Derviş yeniden kapadı gözlerini. Tesbihi yeniden döndürmeye başladı. Bu döngü zamanın değil ebediyetin içindeydi.
O gün görenler bir adam, bir kedi ve bir arı gördü. Ama bilenler o gün bir öğreti, bir sır, bir hal yaşandığını fark etti. Çünkü bazen bir arı, bir gül ve bir suskunluk.. Kitaplardan daha çok konuşur.
Bu dilsiz bir davettir… Gören gönül içindir.
Dua ile.. Aşk ile..
