Elestü bi Rabbikum

Ve sen ruhunla varlığın en ince zerresiyle fısıldamıştın: ”Beli”

Ey gönlü aşk ile sararmış gönlü vuslatla dolmuş can.. Bil ki ne ilk görüş bu dünyanın sabahında oldu ne de aşk ten gözünün gördüğüne meftun olur. Aşık sevgiliyi ilk defa bezmi elestte gördü. O canan ki henüz ten bulmamışken bile nazarıyla ruhu yakmış bir tek bakışıyla ömrü aşk ile mühürlemiştir. İşte o bezm sükutun kelamından önce olduğu, ve aşkın henüz harfsizken zuhur ettiği ebedi bir meclistir. Orada beli cevabı sadece Rabbe değil göz göze gelen aşık ile maşuk arasında da bir sırrın perdesidir.

Zamanın ve mekanın ötesinde aşk. Ey aşık olduğunu zanneden gönül elestte verilen o kadim aşk dururken ten sevdasına meyletmek padişahın davetini bırakıp sokakta oyalanmaya benzer.

Unutma ki maşuk-i hakiki bir tanedir. Gerisi suret, gerisi gölgedir.

Ve gölgeye aşık olan güneşi hiç tanımamış demektir.

(Bir derviş)

Kalp Aynasından Dökülenler

Zamanın sakin aktığı, gönüllerin hala selam ile açıldığı demlerde, eski İstanbul sokaklarında gölgesi toprakla sırdaş olmuş bir derviş dolaşırdı. Ne bir kapısı vardı ne ardında bekleyeni. Lakin o her sabah eşiğinde bir ömür gibi duran ahşap bir kutunun önüne gelir, usulca diz çöker çöplerin arasından kırık kalpleri toplardı.

Bu kalpler ne kanla doluydu ne de etle. Her biri bir hikayeydi. Birinde bir annenin ahı, bir diğerinde bir sevgilinin sessiz vedası gizliydi. Kimisi haksızlığa uğramış bir çocuğun suskun feryadıydı, kimisi dost bildiğinden hançer yemiş bir gönlün enkazı..

Derviş konuşmazdı pek. Lakin her hareketi bir kelam her bakışı bir dua gibiydi. Onu izleyen bir tuhaf ürperirdi. Çünkü o çöp kutularında insanların unuttuğu en kıymetli şeyi arardı. Kalplerini.. Bir gün genç sordu ona:

”Efendi, neylesin bu kırık kalpler?Ne işe yarara artık onlar?”

Derviş eğildi yerden tozlu bir kalbi aldı, parmaklarıyla usulca sildi. Sonra gence döndü ve şöyle dedi:

”Her kalp bir aynadır. Kırılmış olsa da doğru elle tutulursa yine Hakk’ı yansıtır. Kalbini atan aslında kendinden vazgeçmiştir. Ben yalnız kalp toplamam evladım ben insanın unuttuğu Rabbe giden yolu taş taş örerim. Çünkü kalpsiz bir yolcu asla menzile varamaz”

O gün bugündür kimse o dervişi bir daha görmedi. Lakin o kutu hala oradadır. Üzerinde eski bir yazı rüzgardan sararmış bir kağıt durur. Orada şu yazılıdır.

Ben gittim, kalpler kaldı. Siz hala fani tenhalarda mı gezersiniz yoksa yitik gönlünüzü bir çöp kutusunda mı beklersiniz?

Son söz: Kalbini attığın yere dön bir gün.. Belki hala oradadır ama ya seni bekliyorsa, ve sen artık onu duyacak kadar diri değilsen?

Bir derviş..

Gören Gönüller İçin Gölgede Zikir

Vakit ikindiye yakındı. Güneş, altın bir örtü gibi toprağın üstüne seriliyordu. Dağların ardında bir köyün dışında, ulu bir çınar ağacı vardı. Onu görenler sadece gölgesini fark ederdi ama gönül gözü açık olanlar o ağacın köklerinde tevhidin sırlarını, dallarında hikmetin meyvelerini, gölgesinde ise rahmetin serinliğini hissederdi.

O çınarın gölgesinde bir Mevlevi dervişi oturuyordu. Başı önünde, elinde tesbihi.. Parmakları tesbih tanelerine dokunurken dilinde hiç ses yoktu; ama bir tane dua gibi bir sır gibi dönüyordu.

Yanına sokulmuş bir sarı kedi, gözlerini kısmış, sessizce ona eşlik ediyordu. Sanki o da zikir halinde sessizliğiyle konuşuyordu.

Etrafta kırmızı güller açmıştı. Her biri Allah aşkıyla yanmış bir kalbin sembolüydü. Arada bir arılar bu güllere konuyor, sonra yükselip uzaklaşıyordu. Ama o arılardan birinde bir arı yolunu şaşırdı. Doğrudan dervişin eline tesbihin üzerine kondu.

Derviş gözlerini açtı. Tebessüm etti. Arıya bakmadı, onun getirdiği ilhama baktı.

”Balı yapan çiçeği değil; hikmeti alan gönüldür”diye fısıldadı. O an gökyüzünde bir serinlik esti. Güller eğildi, yapraklar usulca titreşti. Sanki doğa o anda zikre durdu. Kedi başını kaldırdı, dervişin yüzüne baktı. O bakışta soru yoktu. Kabulleniş vardı. Teslimiyetin en saf hali.

Derviş yeniden kapadı gözlerini. Tesbihi yeniden döndürmeye başladı. Bu döngü zamanın değil ebediyetin içindeydi.

O gün görenler bir adam, bir kedi ve bir arı gördü. Ama bilenler o gün bir öğreti, bir sır, bir hal yaşandığını fark etti. Çünkü bazen bir arı, bir gül ve bir suskunluk.. Kitaplardan daha çok konuşur.

Bu dilsiz bir davettir… Gören gönül içindir.

Dua ile.. Aşk ile..

Kalp Dikişi

Soğuk kış gecesi Mevlevi dervişi,zamanın yıprattığı kırmızı bir kalbi dikmekle meşguldü. Mumun titrek ışığında, kalbin her yarığına iğnesini batırırken, sanki her ilmekle başka bir insanın acısını, pişmanlığını, hasretini onarıyordu. Elindeki kalp ne bir oyuncaktı ne de sembolik bir süs. O kalp binlerce insanın kırılmış gönlünün temsiliydi.

Derviş kalbi onarırken mırıldanıyordu.. ”Ela bi zikrillahi tatma’innul kulub” Bilin ki kalpler ancak Allah’ı anmakla tatmin olur.

Masanın yanındaki sepet önceden dikilmiş kalplerle doluydu. Her biri farklı bir hikayeydi. Bir annenin terk edilmişliği, bir dostun ihaneti, bir aşığın vuslatsız bekleyişi. Derviş her kalbi diktiğinde içine Allah’a olan tevekkülünü üflüyordu.

Şöminede yanan ateşin çıtırtıları arasında bir kedi uyuyordu. Kedi, sanki bu derin tefekkür anının farkında, gözlerini kapatmış akışa teslim olmuştu. Her dikiş bir dua gibiydi.

Kalbi dikmek sadece yarayı kapatmak değil içindeki sevgiyi yeşertmekti. Çünkü tasavvuf ehline göre kalp Allah’ın nazar ettiği en kutsal mekandı.

Ve o gece dikilen kalplerden bir daha hazır oldu. Derviş o kalbi sepete bırakırken usulca şöyle fısıldadı. ” Ey kalp. Yaraların şifadır, sabrın meyvedir. Seni Yaradan’a teslim ettim. Yola devam et.

O an odadaki mumum alevi titredi. Belki de dua semaya ulaştı.

Son..

Mevlevi dervişler kalbi dikmez, kaderin iğnesiyle ruhu örer. Çünkü bazı yaralar ne zamana ne insana sadece Allah’a emanettir.