Regaib Kandili

Regâib, Arapça bir kelimedir ve “reğa-be” kökünden gelmektedir. Reğa-be kelime olarak, herhangi bir şeyi istemek ve onu elde etmek için çaba sarfetmek demektir.

Terim olarak Regâib, Türkçe’de kandil geceleri dediğimiz mübârek gecelerden biridir. Hicrî takvime göre, yedinci ay olan receb ayının ilk cuma gecesi Regaib kandilidir. Bu gecede Yüce Allah af ve rahmetini kullarına hediye eder.

İslamiyette özel zaman dilimleri vardır. Müslümanların dini duygularını yoğun biçimde yaşadığı geceler vardır. Kulların Allah’a yakınlaşması, imtihan dünyasını muhasebe etmesi, Kur’an-ı Kerim okuması ve çeşitli hayırlarda bulunması bu gecelerde özel bir anlam taşır.

 Yüce Allah’ın rahmetinin, mağfiretinin ve nimetlerinin diğer zamanlardan daha çok tecelli etmesi, samimi kalple Allah’a yönelenlerin affedilmelerinin ümit edilmesi ve müminlerce gönülden arzulanması sebebiyle bu geceye “Regaib” denilmiştir.

Regaip gecesini istiğfar ile geçirmek çok faziletledir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) “Recep Allah’ın ayıdır, Şaban benim ayımdır, Ramazan ise ümmetimin ayıdır” buyurmuştur. Bu sebeple Recep ayı içerisinde idrak edilen Regaip kandilinin Allah’a şükür ifadesiyle ve bağışlanma dilenmesiyle geçmesi çok sevaptır. 

Bu gecede Kuran’ı Kerim okumak, tövbe istiğfar, sadaka vermek, Allah’ın zikretmek ve salavat çekmek yapılması gereken başlıca ibadetlerdendir.

Kendi nefsimizdeki günahları sevaba çevirmek de atmamız gereken adımlardandır. Rabbim hepimizin ibadetlerini kabul etsin.

Amin..

Halis Gömlek

Güvenilir alışveriş için tercih edebileceğiniz bir instagram hesabı.

@halisgomlek

Müslüman yaşam tarzına uygun, şık, rahat..

Uygun fiyat, gecikmeyen kargo ve gönderdikleri hediyelerle tercih ediliyorlar.

İncelemenizi tavsiye ederim…

An Instagram account you can choose for reliable shopping.

@halisgomlek stylish, comfortable, suitable for the Muslim lifestyle..

They are preferred with affordable prices, non-delayed cargo and the gifts they send.

I recommend that you review it…

With pray..

Mehmed Emin Tokadi Hazretleri

1075’te (1664) Tokat’ta doğdu. Hayatı hakkındaki bilgilerin önemli bir kısmı, mensuplarından Seyyid Yahyâ’nın yazmaya başlayıp Hasîb Üsküdârî’nin tamamladığı Menâkıbnâme’sine dayanmaktadır. Babası terzi Hasan Efendi, Nakşibendiyye tarikatının Urmeviyye kolunun pîri Aziz Mahmûd-ı Urmevî’nin müridiydi. Diyarbakır’da halkın büyük teveccühünü kazanan, IV. Murad’la birlikte Revan seferine katılıp padişahtan ilgi ve yakınlık gören Şeyh Urmevî sefer dönüşü idam edilince (1048/1639) Hasan Efendi Diyarbekir’den ailesiyle birlikte Tokat’a göç etmek zorunda kaldı. Gençlik dönemini Tokat’ta geçiren Mehmed Emin, 1110 (1698) yılında İstanbul’a gidip civarında hemşerilerinin oturduğu Zeyrek’teki Pîrî Paşa Medresesi’ne yerleşti. Burada kaldığı yıllarda Şeyhülislâm Mirzazâde Şeyh Mehmed Efendi’den dinî ilimleri okudu. Yedikuleli Hâşimîzâde Seyyid Abdullah Efendi’den sülüs ve nesih yazılarını meşkederek icâzet aldı. Ta‘lik ve diğer hat çeşitlerinde de üstattı (Müstakimzâde, Tuhfe, s. 400). Rûznâmçe-i evvel kesedarı Ali Efendi’nin oğluna ders vermeye başlayınca bazı devlet ricâlinin dikkatini çekti ve reîsülküttâb kalemi kâtipliğine tayin edildi. Bu görevine devam ederken Şehzade Camii’nde ve Kesedar Ali Efendi’nin kendisine ayırdığı evde bazı talebelere Hâfız-ı Şîrâzî’nin divanını okutmaya başladı. Derslerine İzzet Ali Paşa ve Yeğen Mehmed Paşa gibi devlet adamları da katıldı. Kesedar Ali Efendi 1114’te (1702) Edirne’de görevlendirildiğinde oğluna ders vermesi için onu da beraberinde götürdü. Burada tanıştığı mûsiki üstatları Buhûrîzâde Mustafa Itrî Efendi, Küçük Müezzin Mehmed Efendi ve Yahyâ Nazîm Çelebi’den mûsiki dersleri almaya başladı. Ancak birkaç ay sonra Ali Efendi’nin oğlu vefat edip kendisi boşta kalınca Kādirî Dergâhı şeyhi Mehmed Efendi ona hacca gitmesini tavsiye etti ve Mekke’de bulunan Nakşibendî-Müceddidî şeyhi Ahmed Yekdest-i Cüryânî’ye selâmını götürmesini söyledi. Mehmed Emin Tokadî İstanbul’dan deniz yoluyla Kahire’ye gitti, oradan da Hicaz’a ulaştı (Receb 1114 / Kasım 1702).

Kâbe’de kıldığı ilk sabah namazından sonra dikkatini çeken bir derviş grubunun zikir halkasına katılan Mehmed Emin bu sırada meclisin şeyhinin Ahmed Yekdest-i Cüryânî olduğunu öğrendi. Bunun üzerine ona intisap ederek üç yıl kadar yanında bulundu. 1117 (1706) yılı hac mevsiminin sonunda şeyhinin izniyle üç ay Kahire’de kalıp Ezher ulemâsı ve bölgedeki şeyhlerle görüştükten sonra İstanbul’a döndü. Şeyhinin mektubunu götürdüğü Hazinedar Kımıl Mehmed Bey’in isteği üzerine onun evinde kalmaya başlayan Mehmed Emin bu yıllarda Şehzade Camii’nde ders verdi. Halvetî şeyhi Îsâ Mahvî Efendi ve Nûreddin Sünbülî’nin sohbetlerine katıldı.

Kımıl Mehmed Bey 1122’de (1710) mîrimîranlık göreviyle Habeşistan’a, ardından Kudüs valiliğine tayin edildiğinde kâtip olarak onun yanında bulundu. Kımıl Mehmed Bey’in görevi dolayısıyla Mekke’ye gittiklerinde Medine’ye uğrayıp şeyhinin daha önce bildirdiği üzere halifelerinden Abdürrahîm-i Buhârî ile buluşup kendisinden Nakşibendî-Müceddidî hilâfeti aldı. Dârüssaâde Ağası Hacı Beşir Ağa ile bu sırada tanışıp dostluk kurdu. Kımıl Mehmed Bey’in İstanbul’a çağrıldığı 1129 (1717) yılına kadar Mekke’de kalan Mehmed Emin Tokadî bu dönemde muhaddis Ahmed b. Muhammed en-Nahlî’den hadis icâzeti aldı. İstanbul’da önce Dârüssaâde ağalığına tayin edilen, ardından rûznâmçe-i evvel olan Kımıl Mehmed Bey’in maiyetinde görev yapmaya devam eden Mehmed Emin onun vefatından sonra evlendi (1132/1719-20). Bir süre Eyüp Sultan Türbesi’nde türbedarlık yaptı. İrşad faaliyetini uzun yıllar bir tekke şeyhi olmadan sürdürdü. Şeyhülislâm Mustafa Efendi, 1156’da (1743) Ayvansaray’daki Emîr Buhârî Tekkesi’nin şeyhi, Tokadî’nin pîrdaşı Kırımlı Ahmed Efendi vefat edince bu tekkenin şeyhliğini ona teklif etti. Bu teklifi tekkede ikamet etmemek şartıyla kabul eden Mehmed Emin, iki yıl kadar tekke şeyhliği yaptıktan sonra 15 Şâban 1158 (12 Eylül 1745) tarihinde vefat etti ve Zeyrek’te Pîrî Paşa (Soğukkuyu) Camii Kabristanı’na defnedildi. Kâtibzâde Mehmed Refî tarafından ta‘lik hatla yazılı mezar kitâbesinde müridlerinden Müstakimzâde Süleyman Sâdeddin Efendi’nin şu tarih beyti bulunmaktadır: “Peyk-i vahdet sırr-ı pâkinden okur târîhini / Oldu lâhûta revan Allah deyip rûh-ı Emîn.”

İmâm-ı Rabbânî’nin Mektûbât’ının Müstakimzâde tarafından Türkçe’ye tercümesini sağlayan Mehmed Emin, İstanbul Nakşibendî-Müceddidîliği’nin XVIII. yüzyıldaki en önemli temsilcisidir. Tekke şeyhliğine pek rağbet etmemesi, tekke şeyhi olduktan sonra tekke geleneklerinin bir kısmını gösteriş olacağı gerekçesiyle terketmesi, bu anlayışın bir tarikat ilkesi olduğu Bayramî Melâmîliği’ne mensup Lâ‘lîzâde Abdülbâki Efendi’nin sohbetlerine devam etmesi (Müstakimzâde, Risâle-i Melâmiyye-i Şettâriyye, vr. 75a), Nakşibendî-Müceddidîliği’nin kesinlikle karşı olduğu devran hakkında Sıyânet-i Dervîşân adlı bir risâle yazarak bu uygulamayı savunması onun Nakşibendî-Müceddidî şeyhleri arasında özgün bir yer edinmesini sağlamıştır.

Eserleri. “Emîn” veya “Ârifî” mahlasıyla manzumeler yazan Mehmed Emin Tokadî’nin çoğu Nakşibendiyye tarikatına dair küçük risâlelerden ibaret eserlerinin bazıları şunlardır: İrşâdü’s-sâlikîn (Süleymaniye Ktp., Dârülmesnevî, nr. 169; Düğümlü Baba, nr. 220); Risâle fî sülûki’ṭ-ṭarîḳati’n-Naḳşibendiyye (Süleymaniye Ktp., Pertev Paşa, nr. 248; TSMK, Hazine, nr. 1734); Tuhfetü’t-tullâb li-hediyyeti’l-ahbâb (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 3482); Sıyânet-i Dervîşân der Bahs-i Deverân-ı Sûfiyyân (Millet Ktp., Ali Emîrî Efendi, Şer‘iyye, nr. 832; İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin, nr. 1431); Şerh-i Kelimât-ı Hâcegân (Millet Ktp., Ali Emîrî Efendi, Şer‘iyye, nr. 832); Risâle-i Rûhiyye (Süleymaniye Ktp., Yazma Bağışlar, nr. 4344/9); Silsile-i Hâcegân-ı Tarîkat-ı Nakşibendiyye (İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin, nr. 778); Vasiyyetnâme (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 3430); Risâle-i Suâlât ve Cevâbât (Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 3100); Risâle-i Tevhîd-i Bârî (İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin, nr. 1160); Risâletü’l-ḳalb (Millet Ktp., Ali Emîrî Efendi, nr. 832; Süleymaniye Ktp., İzmir, nr. 836).

Mehmed Emin ayrıca İbnü’l-Cezerî’nin kıraat ilmine dair Muḳaddime’sini (Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 3805), Ubeydullah Ahrâr’ın Risâle-i Vâlidiyye’sini (Millet Ktp., Ali Emîrî Efendi, Şer‘iyye, nr. 832) ve muhtemelen Gazzâlî’nin İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn’inden bir parça olan Emânetullāh risâlesini (İstanbul 1264) Türkçe’ye çevirmiştir. Manzumelerinin çoğu, risâlelerinin önemli bir kısmını ihtiva eden Millet Kütüphanesi’ndeki mecmuanın içinde yer almaktadır (Ali Emîrî Efendi, Şer‘iyye, nr. 882)

Annelerimizin Cenneti :)

Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: ” Cennet annelerin ayakları altındadır.” Yani annelerimizin cenneti.. Rabbimiz cennet nimetini annelerin ayaklarının altına sermiştir. Allah’ımızın anneleri bu kadar sevmesi bizlere önemli bir derstir.

Dünyanın faniliğini bile bile annelerimizi kırmayalım, üzmeyelim. Üzdüysek af dileyip helallik isteyelim. Geç olmadan, onları kaybetmeden farkına varalım. Annelerimiz en kıymetli varlığımızdır.

Anneler Allah’ımızın en güzel isimlerinin üzerimizdeki tecellileridir. Onların kıymetini bile kullar Allah katında çok değerlidir.

Bizler için gençliğini, zamanını, sağlığını tüketen, maddi-manevi destek sağlayan annelerimize biz de sevgimizi verelim. İmkanlarımız varken onları huzurevlerine göndermeyelim. İlahi adaletin otuz yıl sonra evlatlarımız vesilesiyle bizi bulabileceğini unutmayalım.

Hz. Ayşe (ra) Kabe’nin avlusunda sırtında annesini taşıyan birini görür. Adam büyük bir heyecanla annesini taşıyor ve tavaf ettiriyor. Manzarayı gören Hz. Ayşe (ra) Peygamberimize (sav) “Bu adam bunu yaparak annesinin hakkını ödemiş midir” diye soruyor.
Hz. Peygamber (sav) ”Hayır” diyor.
“Kendisini doğuran kadının bir sancısının hakkını bile ödememiştir” buyuruyor.

Bugün benim annemin doğum günü. Böyle bir annenin evladı olduğum için Allah’a her gün şükrediyorum.. Allah herkese böyle bir gurur nasip etsin.

Allah annelerimizi başımızdan eksik etmesin, vefat eden annelere rahmet eylesin..

Doğum günün kutlu olsun melek anneciğim, seni çok seviyoruz..

Allah’ın Aslanı Hz.Hamza

Hz. Peygamber’in amcası, şehitlerin efendisi… Künyesi; Ebu Ya’la; lâkabı; Esedullah. (Allah’ın Aslanı) Hz. Hamza, Peygamberimizin amcalarının en küçüğüdür. İyi bir avcı, keskin nişancı, Kureyş’in en şereflilerindendir. Mazlumlara yardım etmeyi seven cesur bir savaşçıydı. Av dönüşü evine gitmeden Kâbe’yi tavaf edecek kadar, kutsal kabul ettiği değerlere saygılı ve karşılaştığı şahıslara selâm verip sohbet etmesini seven naif bir insandı.

Peygamberimiz yakınlarına İslâm’ı tebliğ etmiş olmasına rağmen, Hz. Hamza henüz Müslüman olmamıştı. Peygamberimiz bir gün Safa tepesinde iken Ebu Cehil ve arkadaşları yanına gelirler. Ebu Cehil Peygamberimize hakaret eder. Abdullah b. Cüda’nın cariyesi bu olayı seyreder ve av dönüsü Kâbe’ye uğramayı âdet edinen Hz. Hamza’ya anlatır. Hz. Hamza, eve gitmeden Ebu Cehil’in yanına uğrayarak elindeki yayı Ebu Cehil’in kafasına çalar, başını yaralar ve hakaret eder. Bir gün sonra da Allah Rasûlünün yanına giderek (Bi’set’ten iki yol sonra) Müslüman olur. Hz. Hamza’nın Müslüman olması Peygamberimizi çok sevindirmiştir. Onun İslam’a girmesiyle de Müslümanlar daha bir güçlenir.

İman ettikten sonra Peygamberimizin yanından hiç ayrılmayan Hz. Hamza’yı birçok savaşta hem de en ön safta çarpışırken görüyoruz. Ne yaparsa Allah ve Rasulünün emriyle yapan Hz. Hamza, yaptığı şeyin hakkını verirdi. Bedir’ de de Bedir’in hakkını verdi.

İşte Bedir… Bedir savaşında Utbe, Velid, Şeybe meydana çıkarlar ve çarpışmak için üç kişi isterler. Hz. Hamza, Şeybe ile çarpışır ve bir hamlede Şeybe’yi öldürür. Daha sonra Utbe’yi ve Tuayma b. Adiy’i öldürür.

Bedir savaşında kahramanca savaşan, Allah ve Rasulünün hoşnutluğunu kazanan Hz. Hamza, müşriklere karşı amansız bir savaş verdi. Hz. Hamza, Bedir savaşını müteakip Kaynukaoğulları gazvesine de katıldı. Peygamberimiz beyaz sancağını Hz. Hamza’nın eline verip Kaynukaoğullarının üzerine gönderdi. Yahudilerden bekledikleri yardıma kavuşamayan Kaynukaoğulları teslim olmak zorunda kaldı.  Hz. Hamza Peygamberimizden aldığı beyaz sancağı, zaferle teslim etti.

Kılıcını küfre korkusuzca çeken ve Allah’ın inayetiyle savaş meydanlarında muvaffak olan Hz. Hamza, şimdi de Uhud’da görünür. Bedir’deki mağlubiyeti hazmedemeyen Kureyş, büyük bir ordu ile kuvvet kazanarak savaş hazırlığı yapar. Bu savaşa Kureyş’in kadınları da katılacaktı. Bedir savaşının bozgunla bitmesi sebebiyle müşrik kadınlar erkeklerini suçluyor, Bedir’in matemini tutarak erkekleri savaşa teşvik ediyorlardı.

Davasına inanmış bir kadın, cephede erkekler gibi savaşamasa da askerleri savaşa teşvik ederek, yaralıları tedavi etme gibi vazifeleri üstlenerek davasına destek olur. Müslüman bir hanım da kendisinin her durum ve şartta yapabileceği hizmetlerinin olduğunu bilmeli ve bu şuurla hareket ederek, davasının hâkimiyeti için gerekli tüm hizmetlerde varlığını göstermelidir.

Hint de bu kadınlardan birisiydi. Tek bir amacı vardı ve bunun için savaşın en kızıştığı anda kendisine gelebilecek tüm tehlikeleri göz ardı ederek, olması gereken yerde var oldu. Babası ve amcasının intikamını almak ve Peygamber amcasının, en iyi savaşçının şehit edilmesini görmek istiyordu.

Hz. Hamza aynı zamanda Bedir’de Cübeyr İbn Mut’im’in amcası Tuayme İbn Adiyy’i de öldürdüğünden, Cübeyr de amcasının intikamını almak istiyordu. Bunun üzerine Cübeyr, kölesi Vahşi’yi yanına çağırmış ve: “Şayet sen, benim amcama mukabil Muhammed’in amcası Hamza’yı öldürürsen hürsün” demişti. Bir köle için hürriyet, en önemli meseleydi ve Vahşi de ümitlenerek, hürriyetine kavuşacağı güne ulaşabilmek için Hz. Hamza’yı öldürmek için fırsat kolluyordu.

Hz. Hamza Cuma günü oruçlu idi. Cumartesi müşriklerle karsılaştığı zaman da oruçlu bulunuyordu. Peygamberimiz sabahleyin: “Rüyamda meleklerin, Hamza’yı yıkadıklarını gördüm” diye buyurdu. Uhud bölgesine varıldı, orduya savaş düzeni verildi. Kureyş’in birinci bayraktarı Talha b. Ebu Talha, Hz. Ali tarafından, ikinci bayraktarı Osman b: Ebu Talha da Hz. Hamza tarafından öldürüldü.

Şimdi gözler korkusuzca çarpışan Hz. Hamza’daydı. Vahşi hedefine kilitlenmiş mermi gibi Hz. Hamza’ya odaklanmış, bir an olsun gözlerini ondan ayırmıyordu. Olayı Vahşi şöyle anlatır: “Halk arasında Ali’yi aradım. Çok uyanık, girişken, çevik ve etrafına çok bakınan bir adamdı. Kendi kendime: ‘Benim aradığım adam bu değildir’ dedim. O sırada Hamza’yı gördüm. Halkı kasıp kavuruyor, kesip biçiyordu. Kimse karşısına çıkmaya cesaret edemiyordu. Fırsat kollamak için kayanın arkasına gizlendim. Bir ara Siba’b. Ümmü Emmâr: ‘Var mı benimle çarpışacak bir yiğit?’ diyerek meydan okuyordu. Hz. Hamza ona: “ Sen misin Allah ve Rasulüne meydan okuyan’ diyerek onu kılıcıyla yere serdi. O esnada Hz. Hamza’nın zırhı açılıverdi.  Bu durumu fırsat bildim ve elimdeki mızrağı fırlattım, göğsünden vurdum.”

Hz. Hamza’nın cansız bedeni Uhud’un toprağına serilir. Ortalıkta buz gibi bir hava eser, Vahşi ne yapacağını bilmez bir halde kenara çekilir. Şehit olduğunu gören ashap bir anda duraksar. Efendimize çok sevdiği amcasının şehit olduğunu nasıl söyleyeceklerdi? Söyleyemediler zaten, Peygamberimiz her savaş bitiminde âdeti üzere düşman saflarından kimlerin öldürüldüğünü ve Müslümanlardan da kimlerin şehit olduğunu görmek için savaş meydanını gezmeye başlar. Bir yere gelir ki; ashap o şehidin kim olduğunu göstermek istemez gibi önünü kapar ve Rasulullah’ın görmesini engellemek isterler. Fakat Rasulullah onun kim olduğunu görmek istedi ve çekilmelerini emretti.  Düşmanın kalbine korku salan o yiğit insan, cansız bir halde yerde yatıyordu. O esnada Rasulullah’ın mübarek gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Çünkü intikam ateşi sönmeyen Hint; burnunun, kulaklarının kesilmesini, iç organlarının çıkarılmasını emretmişti. Şehitlerin efendisi tanınmayacak hale getirilmişti. Rabbinin yanına giderken dünyalık hiç bir şey almadı Hz. Hamza. Emanet edilen bedenini ve uzuvlarını Uhud’un toprağında bırakarak gitti. Peygamberimiz onu bu halde görünce öyle bir kedere kapıldı ki; acılı dudaklarından şunlar döküldü: “Amcam! Hayırlar işleyen Hamza, benim koruyucum olan Hamza! Sen akrabalık bağlarını korurdun, yetimlerin sahibiydin.”

Daha sonra başını kaldırdı mahzun Peygamber ve: “Vallahi gökte ‘Hamza Allah’ın Aslanı’ diye yazılıdır” dedi. Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hz. Hamza’nın paramparça olmuş bedenini kardeşi Safiye’nin görmesini istemedi. O ise gözyaşları içerisinde: “Bırak ya Rasulullah! Allah yolunda şehit olmuş kardeşimi son kez göreyim” dedi.

Hz. Hamza; cesaret ve şecaatte, kahramanlık ve yiğitlikte, kullukta ve fedakârlıkta, itaatte ve sadakatte örnek bir yaşam sürerek, tertemiz bir şekilde, ak alınla Rabbinin huzuruna gitti. O Allah ve Resulünün sevdiği, şehitlerin seyyidi, meleklerin beklediği idi. Allah’ın rahmeti üzerine olsun ey Peygamberin amcası şehit Hamza Radıyallahu Anh…

Tasavvufta Kalp Tasfiyesi

Kalbin tasfiyesi demek, kalbin her türlü manevî hastalıklardan temizlenerek bütün kötülüklerden arındırılması ve sonra da muhabbetullah ile kuvvetlendirilip onun halıkına bağlanmasının sağlanması demektir.

Böylece kalpte imanın gerçek ve kesin bir inanç haline gelmesi sağlanmış olur. Artık bu aşamaya geldikten sonra zihindeki acabalar, kalpteki kuşku ve tereddütler ortadan kalkar, hiç kimse ve hiçbir şey o kişiyi imanından döndüremez.

Riyazet ve mücahede ile, yani Allahü Tealâ’nın yasakladığı, haram kıldığı bütün işlerden uzak durulup, buyrukları harfiyen yerine getirildiği zaman, bir başka ifade ile ahkâm-ı şer’iyeye dört elle sarılındığı zaman, bu nefsin arzuları yavaş yavaş azalmaya ve gönüldeki bu sahte ilâhlar yavaş yavaş silinmeye, yok olmaya başlar. Böylece kalbin temizlenmesindeki ilk ve en önemli aşama sağlanmış, nefsin tezkiyesi tamamlanarak kalbdeki etkisi yok edilmiş olur.

İkinci aşamada ise kalbin, insanın gerçek Rabbi olan Allahü Tealâ’nın tecellileri, O’nun sevgi ve muhabbetiyle doldurulması gelir. Bu da ancak “zikir” yani kişinin her an Rabbini hatırlaması ile sağlanır.

“Her vakit Allahü Tealâ’yı zikretmek lâzımdır. Kalbde başka hiçbir şeye yer vermemelidir. Yerken, içerken, uyurken, gelirken, giderken hep zikir yapmalıdır.” (İmam-i Rabbani)[1]

Kalbin, Rabbini hatırlamadan geçirdiği hallere gaflet denir. Kalp bir an bile gaflet halinde olmamalıdır.

Ayet-i kerimede:

“İyi biliniz ki, kalpler, Allahü Tealâ’nın zikri ile itminana, rahata kavuşur.” [Rad, 30] buyrulmaktadır.İmam-ı Rabbani hazretleri, “Zikir demek, kendini gafletten kurtarmak demektir. Zikir, yalnız kelime-i tevhidi söylemek ve tekrar tekrar ‘Allah’ demek değildir. Her ne şekilde olursa olsun, kendini gafletten kurtarmak, “zikir” olur. O halde, şeriatın emirlerini yapmak ve yasaklarından sakınmak, hep zikirdir. Şeriatın emirlerini gözeterek yapılan alış veriş zikirdir. Şeriate uygun olarak yapılan nikâh, talâk (boşanma) zikir olur. Çünkü, bunları yaparken, emirlerin, yasakların sahibi hep hatırlanmaktadır. Yani gaflet gitmektedir. Şu kadar var ki, Allahü Tealâ’nın isimleri ve sıfatları ile yapılan zikir, çabuk tesir eder ve sevgisini hasıl eder ve çabuk kavuşturur. Emirlere, yasaklara yapışmakla hasıl olan zikir, böyle değildir.”[2] buyuruyor.

Hadis-i şerifte de:

“Allah’ı sevmenin alâmeti, O’nu zikretmeyi sevmektir.” [Beyheki] buyruldu.

Tekrar hatırlayalım, Rasulullah (s.a.v.) Efendimizin bildirdiğine göre,

“Zikrin efdali, Lailahe illallah, demektir.” [Tirmizî]

Eğer biz samimiyetle Allahü Tealâ’nın yasakladığı zina etmek, anaya babaya karşı gelmek, yalancı şahitlik yapmak, faizle para alıp vermek, alkollü içki içmek, kumar oynamak, rüşvet almak gibi Allahü Tealâ’nın yasakladığ işlerden uzak durur; namaz kılmak, oruç tutmak, helâlinden yiyip içmek, kanaat etmek, sabretmek gibi buyruklarını da yerine getirirsek, nefsimiz temizlenir. Zaman içinde kalbimizdeki nefsin arzularına ilişkin dünya görüntüleri silinir, yok olur gider. Böylece kalbimizde “Lâ ilâhe” (başka ilâh yoktur) sözünün anlamı gerçekleşmiş olur.

Bir yandan bunları yaparken diğer yandan da her vesile ile Rabbimizi hatırlar, günlük işlerimizde Rabbimizden gafil olmaz, günlük virdlerle sürekli Rabbimizi anarsak, zamanla Allahü Tealâ’nın zikri ve muhabbeti kalbimize yerleşmeye başlar. Kalbimiz Rabbimizin sevgi ve muhabbetiyle dolar. Namazlarımızı artık, Rabbinizi görüyormuş gibi kılmaya başlarız. Her işimizde Rabbimizi daima yanımızda hissederiz. Ve zamanla kalbimiz, Rabbimizin tecelligâhı olur. Hadis-i Kudsîlerde:

“Kulum ne vakit beni hatırlayıp anarsa, onunla birlikte olurum. …”

“Yere göğe sığmam, mümin kulların kalbine sığarım”

“Mü’minlerin kalbindeyim”

buyruldu.

MERHAMET ET!

İnsanı insan yapan merhamettir.. Bence en az namaz, oruç, zikir ve kalbi Allah’a yaklaştıran diğer ibadetler kadar önemlidir. Bir insana duyduğumuz merhamet, bir hayvana ya da bir çiçeğe duyulan merhamet aynıdır..

Peygamber Efendimiz asm’ın en çok önemsediği özelliklerden biridir bu. Kuşu ölen bir çocuğa başsağlığına giden Efendimiz Hz. Muhammed sav. Amcasını öldürenlere kin beslememiş bir Peygamber..

Allah’ın yarattığı herhangi bir canlıyı Allah teala hatrına önemsemek.. Canını yakmamak.. Yardım edebilecek durumdaysak yardım etmek en azından kalben üzülmek..

Filistin’de canı yanan kardeşlerimiz mesela.. Sayı değil onlar her biri can. Aynı sizin ve benim gibi.. Alışılacak, olağan hale getirilecek hiç bir tarafı yok bu konunun.. Biz bugün onlara merhamet etmeyip gözümüzü kapatırsak yarın hesap gününde Hak Teala da bize merhamet etmeyecektir..

Peygamberlerin ortak özelliğidir merhamet.. Yumuşak huyluluk ve hilm. Sert olmak yerine merhamet.. Başkasının canına da kendi canın kadar değer vermek.. Nefsini ve kalbini güzelleştirmek ve feda etmek..

Bazı insanlar için namaz,oruç kolaydır. Zor olansa merhamet etmektir.. Tebessüm etmek, sabretmek, yumuşak huylu olmaktır.. Şeklen değil kalben Allah’a yaklaşmaktır..

Allah her birimizi merhamet eden, vefat ettiğimiz zaman da merhamet edilen kullarından eylesin.

Elif gibi dosdoğru olup merhamet edenlerden..

AMİN..

BİR SAYFA BİR AYET BİR HİKMET

”Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez .O yaptığınız zerre kadar bir iyilik ise Allah onu katlayarak çoğaltır ve kendi katından büyük bir mükafat verir.” (Nisa Suresi-40)

Küçük iyilikler Allah katında katlanarak büyür

Allah Teala her iyiliğe on iyilikle karşılık verir. Bir infakı yedi yüz infak kadar büyütür. Allah yapılan hiçbir iyiliği küçük görmez. Yarım hurma tanesini sadaka olarak vermeyi de komşuya yapılan en ufak ikramı da küçük görmez. O zerre kadar iyilikleri boşa çevirmez. Belki bazılarının amel terazisi küçük bir iyilikle ağır gelecektir.

Allah kimseye zerre kadar kötülük etmez. Kimsenin zerre kadar sevabını görmezden gelmez. Kimseye en ufak haksızlık etmez. Bir insan çok küçük bir iyilik yapsa belki onu unutur ama Allah unutmaz. Onu da yazar ve onun gibi biriken tüm küçük iyilikleri yazar.Belki küçük iyilikler günün birinde dağ kadar büyür.

Allah Teala küçük iyilikleri küçük olarak bırakmaz. Onları katlar, çoğaltır ve bereketlendirir. Kişi küçük bir iyilik yaptığını düşünür ama sonra bir bakar ki yaptığı küçük iyiliğin karşılığı kat kat verilmiş. Allah Teala kendi katından da iyilikleri çoğaltır.

Rabbimiz kimsenin kötülüklerini çoğaltmaz. Ama O’nun katında iyilikler kötülükleri götürür. O’nun katında bir iyilik yüzlerce iyiliğe dönüşür. Bu kadar merhametli bir Rabbimiz var. Buna rağmen de iyiliklerimiz kötülüklerimizi geçememişse vay halimize!

Rabbimiz bizlerin iyiliklerini bereketlendirsin ve kötülüklerimizi af ve mağfiret eylesin!

MURAT PADAK/BİR SAYFA-BİR AYET-BİR HİKMET

Hz.Meryem’in İslamiyetteki Önemi

Hz.Meryem dünyaya geldiğinde Zekeriya (a.s), Allah Teâlâ tarafından onun bakım ve gözetimi ile görevlendirildi. Buna rağmen Hz.Meryem, harikulade bir şekilde kendisine temel ihtiyaç maddeleri gönderilerek Allah tarafından rızıklandırıldı. (Âl-i İmrân, 33-37) Küçüklüğünden itibaren Zekeriya (a.s)’nın mescidinde kendini ibadete veren Hz. Meryem, Allah’ın özel olarak seçtiği, ruhunu temizlediği ve kulluğuna davet ettiği has kullarındandır (Âl-i İmrân, 42-43).

İnsanlardan uzak bir şekilde mescitte hususi bir odaya kapanan Hz. Meryem’e Allah Teâlâ bir gün, Cebrail’i (a.s) gönderir. Hz. Meryem, kendisine insan suretinde görünen Cebrail’den korkar ve bir kötülük etmesinden Allah’a sığınır. Cebrail (a.s), olayın iç yüzünü açıklayarak, Allah’ın elçisi olduğunu ve bir çocuk müjdelemek için gönderildiğini belirtir. Bunun üzerine Hz. Meryem şaşkınlık içerisinde, “Bana hiçbir insan dokunmadığı ve iffetsiz bir kadın olmadığım halde benim nasıl çocuğum olabilir?” diye haykırır. Cebrail (a.s) de bu seslenişe şöyle cevap verir: “Evet öyle. Rabbim diyor ki: o benim için çok kolaydır. Onu insanlara bir mucize, katımızdan bir rahmet kılmak için böyle takdir ettik. Bu, zaten (ezelde) hükme bağlanmış bir iştir.” (Meryem, 19/16-21; Âli-İmrân, 3/45-47

Böylece Hz. Meryem, Hz. İsa’ya hamile kalır. Çevresi tarafından töhmetle karşılanacak olan bu durumun izahı mümkün değildir. Bunun için, artık mescitten de ayrılıp, herkesten uzak bir yere çekilmeyi tercih eder. (Meryem, 19/22) Artık toplumdan uzak bir yerde yaşayan Hz. Meryem, hamilelik günlerini sürdürürken doğum sancıları başlayınca, oracıktaki bir hurma ağacının altına sığınır.

Doğum sancılarıyla birlikte töhmet korkuları da o kadar artmıştır ki, bu endişe ona, “keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş olsaydım” dedirtmiştir. Bu noktada Cebrail (a.s), Allah’ın emriyle imdadına koşar ve seslenir: “Üzülme, Rabbin senin hemen altında bir dere akıttı. Hurma ağacını kendine doğru salla ki sana taze hurma dökülsün. Ye, iç, gözün aydın olsun. Şayet insanlardan birini görecek olursan, ‘ben Rahman’a susmayı adadım. Bu gün hiçbir kimseyle konuşmayacağım’ de!” (Meryem, 19/23-26) Bu ifadeler, olayın Allah tarafından planlandığına, ayrıca Hz. Meryem’in yalnız olmadığına ve Allah tarafından korunup gözetildiğine işaret ediyordu. Bir bakıma Hz. Meryem’e, “çocukla ilgili çevrene bir şey söylemen gerekmez. Bu konuda eleştirilere cevap verme sorumluğu bize aittir” denmiş oluyordu. Böylelikle Meryem’in içine az da olsa soğuk su dökülmüş oluyordu.

Hz. Meryem, artık bu manevi destekle, kucağına çocuğunu alıp kavminin yanına gidebilirdi. Öyle yaptı. Ne var ki korktuğu başına geldi ve toplum onu en kötü şekilde ayıpladı. Dediler ki: “Ey Meryem! Çok çirkin bir şey yaptın! Ey Harun’un kız kardeşi, senin baban kötü bir kimse değildi. Annen de iffetsiz değildi.” (Meryem, 19/27-28) Bunun üzerine Hz. Meryem, bebeği işaret etti. Neler olup bittiğini ona sorun, demek istiyordu.

Etrafındaki insanlar, “Beşikteki bebekle nasıl konuşuruz?” deyince, bebek İsa lisana geldi ve dedi ki: “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. (Rabbim) bana Kitab’ı (İncil’i) verdi ve beni peygamber kıldı. Nerede olursam olayım beni kutlu ve erdemli kıldı. Yaşadığım sürece bana, namazı ve zekâtı emretti. Beni anneme saygılı kıldı. Beni azgın bir zorba yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve diriltileceğim gün bana selâm (esenlik verilmiştir).” Beşikte konuşturulan yavrunun sözlerinden sonra, Cenab-ı Hakk söze girerek asıl temayı bizlere şöyle vurguluyor: “Hakkında şüpheye düştükleri Meryem oğlu İsa işte budur. Allah’ın çocuk edinmesi düşünülemez. Allah yücedir, bu (iddia)dan uzaktır. Bir işe hükmettiği zaman ona sadece ‘ol!’ der, o da oluverir.” (Meryem, 19/34-35)

Allah Teâlâ, bu ayetlerle, Hz. İsa’nın babasız olarak dünyaya geldiğini, toplumun gözü önünde kimsenin inkâr edemeyeceği bir şekilde ortaya koydu. Bu olay, ileride “İsa Allah’ın oğludur” iddiasıyla inkârcılığa sapacak olan Hıristiyanların, gökleri bile çatlatan bu iftiraya yeltenmemeleri için, daha İsa’nın doğduğu günlerde, Allah’ın güç ve kudretini ortaya koyan bir tarzda, tarihi bir gerçek, bir mucize ve belge olarak insanlığa sunulmuştur.

Hz.Meryem islam dünyasına bir iffet ve sabır örneğidir.

Meryem Suresinin Değeri

Meryem suresinin verdiği mesajlar şunlardır;

Allah’ın kudretinde herhangi bir sınır bulunmamaktadır. Allah’tan hiçbir zaman ümit kesilmemelidir.

Allah’a dua edilirken edeple, alçak sesle yalvarılmalıdır. Anne ve babaya iyilikler edilmelidir.

Allah hiçbir zaman çocuk edinmez. Hristiyanların inandıkları şekilde İs(as) Allah’ın oğlu değildir. İsa (as) bir peygamber ve bir insandır. Hz. Meryem Allah’ın takdiri ile babasız olarak dünyaya getirmiştir. İsa (as) hakkında bunun dışındaki tüm inanışlar küfürdür.

Tüm peygamberler insanları yalnız olan tek ve bir olan Allah’a iman etmeye çağırmışlardır. Yalnızca Allah’a ibadet etmeye çağırmışlardır. Peygamberler dürüst, sözlerinde duran ve seçkin olan kullardır.

Namaz bırakılmamalıdır.

Şehevi arzulardan kaçınılmalıdır. Tövbe ederek Allah’a inanan, hayırlı işler peşinde koşan takva sahibi olan kişiler cennet ile ödüllendirilecektir.

Yoktan var eden Allah’ın gücü, insanları tekrar diriltmeye de yetendir.İnkar eden kişilerin dünyada geldikleri konumlar geçicidir. O kişilerin sahip oldukları ne varsa dünyada kalacaktır. Allah’ın huzuruna ise tek başlarına çıkacaklardır. Allah dünyada onlara mühlet vermektedir. Gerçeği ahirette anlayacaklardır. Allah katında kalıcı, sürekli olan salih amel değerli olandır.

İnanan ve yararlı işler yapan kişiler için Allah gönüllerde sevgi yaratır. Kuran hem müjdeleyici hem de uyarıcı olan bir kitaptır.

Allah’a karşı gelmiş olan geçmiş toplumların sonlarından mutlaka herkesin ibret alması gerekmektedir.

Meryem suresinin 96.ayeti ”sevgi ayeti”olarak anılmaktadır. ” İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince, rahmân onlar için (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.”