Kalp Aynasından Dökülenler

Zamanın sakin aktığı, gönüllerin hala selam ile açıldığı demlerde, eski İstanbul sokaklarında gölgesi toprakla sırdaş olmuş bir derviş dolaşırdı. Ne bir kapısı vardı ne ardında bekleyeni. Lakin o her sabah eşiğinde bir ömür gibi duran ahşap bir kutunun önüne gelir, usulca diz çöker çöplerin arasından kırık kalpleri toplardı.

Bu kalpler ne kanla doluydu ne de etle. Her biri bir hikayeydi. Birinde bir annenin ahı, bir diğerinde bir sevgilinin sessiz vedası gizliydi. Kimisi haksızlığa uğramış bir çocuğun suskun feryadıydı, kimisi dost bildiğinden hançer yemiş bir gönlün enkazı..

Derviş konuşmazdı pek. Lakin her hareketi bir kelam her bakışı bir dua gibiydi. Onu izleyen bir tuhaf ürperirdi. Çünkü o çöp kutularında insanların unuttuğu en kıymetli şeyi arardı. Kalplerini.. Bir gün genç sordu ona:

”Efendi, neylesin bu kırık kalpler?Ne işe yarara artık onlar?”

Derviş eğildi yerden tozlu bir kalbi aldı, parmaklarıyla usulca sildi. Sonra gence döndü ve şöyle dedi:

”Her kalp bir aynadır. Kırılmış olsa da doğru elle tutulursa yine Hakk’ı yansıtır. Kalbini atan aslında kendinden vazgeçmiştir. Ben yalnız kalp toplamam evladım ben insanın unuttuğu Rabbe giden yolu taş taş örerim. Çünkü kalpsiz bir yolcu asla menzile varamaz”

O gün bugündür kimse o dervişi bir daha görmedi. Lakin o kutu hala oradadır. Üzerinde eski bir yazı rüzgardan sararmış bir kağıt durur. Orada şu yazılıdır.

Ben gittim, kalpler kaldı. Siz hala fani tenhalarda mı gezersiniz yoksa yitik gönlünüzü bir çöp kutusunda mı beklersiniz?

Son söz: Kalbini attığın yere dön bir gün.. Belki hala oradadır ama ya seni bekliyorsa, ve sen artık onu duyacak kadar diri değilsen?

Bir derviş..

Kalp Dikişi

Soğuk kış gecesi Mevlevi dervişi,zamanın yıprattığı kırmızı bir kalbi dikmekle meşguldü. Mumun titrek ışığında, kalbin her yarığına iğnesini batırırken, sanki her ilmekle başka bir insanın acısını, pişmanlığını, hasretini onarıyordu. Elindeki kalp ne bir oyuncaktı ne de sembolik bir süs. O kalp binlerce insanın kırılmış gönlünün temsiliydi.

Derviş kalbi onarırken mırıldanıyordu.. ”Ela bi zikrillahi tatma’innul kulub” Bilin ki kalpler ancak Allah’ı anmakla tatmin olur.

Masanın yanındaki sepet önceden dikilmiş kalplerle doluydu. Her biri farklı bir hikayeydi. Bir annenin terk edilmişliği, bir dostun ihaneti, bir aşığın vuslatsız bekleyişi. Derviş her kalbi diktiğinde içine Allah’a olan tevekkülünü üflüyordu.

Şöminede yanan ateşin çıtırtıları arasında bir kedi uyuyordu. Kedi, sanki bu derin tefekkür anının farkında, gözlerini kapatmış akışa teslim olmuştu. Her dikiş bir dua gibiydi.

Kalbi dikmek sadece yarayı kapatmak değil içindeki sevgiyi yeşertmekti. Çünkü tasavvuf ehline göre kalp Allah’ın nazar ettiği en kutsal mekandı.

Ve o gece dikilen kalplerden bir daha hazır oldu. Derviş o kalbi sepete bırakırken usulca şöyle fısıldadı. ” Ey kalp. Yaraların şifadır, sabrın meyvedir. Seni Yaradan’a teslim ettim. Yola devam et.

O an odadaki mumum alevi titredi. Belki de dua semaya ulaştı.

Son..

Mevlevi dervişler kalbi dikmez, kaderin iğnesiyle ruhu örer. Çünkü bazı yaralar ne zamana ne insana sadece Allah’a emanettir.

Tasavvufta Aşk

Tasavvuftaki birlik arayışı aşk ile karşımıza çıkar, ete kemiğe bürünür ve anlaşılır olur.
Seven ve sevilen arasındaki bağı kuran sevgidir.Aşık ile maşuk arasındaki bağı kuransa aşktır. Bu üçlü birbirinden ayrı olduğu sürece aşk son noktasına varamamıştır. Erime noktasına gelen aşık İslam metafiziğinde “fenâ” makamına geçiş yapar. Aşktan sonra marifete geçiş “bekâ” makamıdır.  Bu makamda “ne kadar seversen o kadar bilirsin” düsturuyla hareket başlar. Aşk burada bir bilgi kaynağı olarak karşımıza çıkar.
Leyla ile Mecnun hikayesinde de görüldüğü gibi önce fiziki aşk ile başlar, ardından fiziki aşkın ileri boyutu, daha deruni boyutuna intikal eder ve artık Leyla motifi çözünür. Leyla’yı bulduğu zaman Mecnun, ondan fizik olarak vazgeçer zira onun içinde barındırdığı güzelliğe vurulmuştur. Bu temayı Yusuf ile Züleyha, Tahir ile Zühre masallarında da görürüz.
İlahi aşkın maksadı tevhidi kurmak, ayrılığı bitirmektir.

Sufiler aşkın kaynağını “Vedûd” (çok seven) esmasına dayandırırlar.
“O kimseler öyle kimseler ki onlar Allah’ı severler, Allah da onları sever.” (Maide 5:54)
Sufiler için bu alem baki değil, fanidir; mecazlar alemidir. Fani olan nesnelere duyulan sevginin de fani olacağı bellidir. Bir insanın bir insana aşkı mecazidir, lakin ilahi aşka giden yolda bir talim vazifesi görmesi nedeniyle de “Bir faninin aşkına düşmemiş olan ilahi aşkla buluşamaz,” derler.Her şey kaynağını arar, aslına döner.Aşk yoluyla sufi yeniden kaynağa bağlanır.

Sufi, kaybolduğu bu alemde yaşadığı tüm ıstırabı aslına dönüş için ancak halvet ederek dindirebilir. Kesret çarşısı onu yolundan eder, Rabbinden uzaklaştırır. Onun arayışı sevgilisiyle baş başa kalabilmektir. 

Kalp: Dönüşüm kabul eden yer demektir.  “Ben hiçbir yere sığamadım, sadece mümin kulumun kalbine sığdım. (Hz. Muhammed)
Gönül: Sufilerin aşkın mekânı olarak gördükleri gönül, aynı zamanda Allah’ın evidir. (Beytullah)
“Onların kalpleri vardır, onunla aklederler.”  (Hacc 22:46)
Tasavvufta kalp aynı zamanda bilginin de kaynağıdır.  Yunus Emre’nin dediği gibi, “Şeriat, tarikat yoldur varana|Hakikat, marifet andan içeru.”
İçte olan ana gayedir. Sufi bu içe yönelişte semboller aracılığıyla aktarır yaşadıklarını.Ezel ve ebedi ayıran kesret pazarında dolaşan bizler için aşk dünyada tamamlanacağımız bir can ile buluşma gayretidir. Bu arayışın bitişidir sufinin aşkla buluştuğu an. Aynı kapıdan gireriz içeriye, bir beşerî aşkla başlarız yolumuza, sufi bu aşkla kendini kaybeder ve ölümü kucaklar ve birliğin denizinde keşfe çıkar. Dünyadaki çokluğun girdabından çıkamayansa elinde tuttuğunun çürüdüğünü gördükçe sevginin hasretine düşer. Bu hasreti bitirecek olan; gördüğüne değil de gösterilene, sahiplenmeye değil de hissetmeye meyletmemiz.

MERHAMET ET!

İnsanı insan yapan merhamettir.. Bence en az namaz, oruç, zikir ve kalbi Allah’a yaklaştıran diğer ibadetler kadar önemlidir. Bir insana duyduğumuz merhamet, bir hayvana ya da bir çiçeğe duyulan merhamet aynıdır..

Peygamber Efendimiz asm’ın en çok önemsediği özelliklerden biridir bu. Kuşu ölen bir çocuğa başsağlığına giden Efendimiz Hz. Muhammed sav. Amcasını öldürenlere kin beslememiş bir Peygamber..

Allah’ın yarattığı herhangi bir canlıyı Allah teala hatrına önemsemek.. Canını yakmamak.. Yardım edebilecek durumdaysak yardım etmek en azından kalben üzülmek..

Filistin’de canı yanan kardeşlerimiz mesela.. Sayı değil onlar her biri can. Aynı sizin ve benim gibi.. Alışılacak, olağan hale getirilecek hiç bir tarafı yok bu konunun.. Biz bugün onlara merhamet etmeyip gözümüzü kapatırsak yarın hesap gününde Hak Teala da bize merhamet etmeyecektir..

Peygamberlerin ortak özelliğidir merhamet.. Yumuşak huyluluk ve hilm. Sert olmak yerine merhamet.. Başkasının canına da kendi canın kadar değer vermek.. Nefsini ve kalbini güzelleştirmek ve feda etmek..

Bazı insanlar için namaz,oruç kolaydır. Zor olansa merhamet etmektir.. Tebessüm etmek, sabretmek, yumuşak huylu olmaktır.. Şeklen değil kalben Allah’a yaklaşmaktır..

Allah her birimizi merhamet eden, vefat ettiğimiz zaman da merhamet edilen kullarından eylesin.

Elif gibi dosdoğru olup merhamet edenlerden..

AMİN..

AĞLAMAK

Rivayet odur ki ilk gözyaşları insanlığın atası Hz. Adem’e aittir. Cennetten çıkarılıp yeryüzüne indirilince, işlediği günahın pişmanlığıyla akıtmış gözlerinden. Sonra bütün Ademoğulları ağlamayı bir arınma ve pişmanlık olarak devam ettirmişler. Hz.Yakup’un gözyaşları hasretten, Hz.Peygamber’in gözyaşları ümmetinin geleceğinden…

Hz. Peygamber ”Benim bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız” buyurmasına bakarak ağlamayı kalbin en önemli erdemlerinden biri olarak anlayabiliriz. Hele de pişmanlıktan akan gözyaşlarının gözden değil kalpten geldiğini söylemeye gerek yoktur.

Her insan bedeni, ailevi, dünyevi felaket ve acılarla karşılaşabilir. Sabretmesi elbette bir metanet örneğidir ama taşkınlığa vurmayacak şekilde ağlaması özellikle de gözyaşlarını kalbine akıtması o kişiyi kalpsiz yapmaz bilakis gitgide gönül adamı yapar. Kalbin bir şeye üzülmesinden dolayı gözyaşı dökmek neden mahzurlu olsun ki? Hz. Peygamber oğlu İbrahim’in ölümüne ağladığı için kendisine hayretini ifade eden bir sahabiye ”Kalbimizde acı gözümüzde yaş var ama dilimiz Allah’ın rızasına aykırı bir söz söylemez” buyurmuştur.

İSKENDER PALA/KALP

Dünyadan Arınmış Kalp

Fuzûlî, gerçek saâdeti bulmak için ferâgat köşesine çekilmiş ve nefsânî ihtirasları bir kenara itmiştir. Bunu şiire şöyle aksettirir:

Ne mülk ü mâl bana çerh verse memnûnem;

Ne mülk ü mâlden âzâde kılsa mahzûnem…

Bu hâl, tasavvufta pek mühim bir makamdır. Rivâyete göre Abdülkâdir Geylânî Hazretleri’nin ticâret kervanını harâmîler soymuşlardı. Gelip bunu kendisine bildirdiler. Bir müddet sükût ettikten sonra:

“–Elhamdülillâh!” dedi.

Aradan az bir zaman geçmişti ki, yeni bir haber geldi:

“–Efendim! Kervanınız harâmîlerden kurtarıldı! Hiçbir zarar yok!”

Hazret-i Geylânî, yine bir müddet murâkabeye daldı ve tekrar:

“–Elhamdülillâh!” dedi.

Etrafındakiler, bu duruma şaşırdılar. Merakla sordular:

“–Efendim! Kervanın harâmîlerin eline geçtiğini duyunca «Elhamdülillâh» dediniz. Sonra onun kurtarıldığını işittiğinizde de yine «Elhamdülillâh» diyerek hamd ettiniz! Bunun hikmetini anlayamadık!..” Abdülkâdir Geylânî Hazretleri, tebessümle şu cevabı verdi:

“–Kervanımın harâmîler tarafından gasp edildiğini duyunca gönlüme nazar ettim. Acabâ bir hüzün var mı, yani nazargâh-ı ilâhî olan kalbime dünya sevgisi bulaşmış mı diye kendimi yokladım. İçimde herhangi bir hüznün mevcut olmadığını görünce gönlümdeki Allah muhabbetinin dünya sevgisi ile zedelenmemiş olduğuna kanaat getirerek bu durumdan dolayı Cenâb-ı Allâh’a hamd ettim. Daha sonra kervanımın kurtarıldığı haberi gelince aynı şekilde hareket ederek bu defa kalbimde dünya malı dolayısıyla herhangi bir sevginin zuhûr edip etmediğine baktım. Böyle bir tehlikenin olmadığını müşâhede ile yine Rabbime hamd ettim…”

Namazın Önemi

Yüce Allah’ı tevhid (bir kabul etmek), O’nun eşsiz varlığını bilip tasdik etmek, farz olan en büyük görevdir. Bundan sonra farzların en büyüğü ve en önemlisi namazdır. Namaz, imanın alametidir, kalbin nurudur, ruhun kuvvetidir, mü’minin miracıdır. Mü’min bu namaz sayesinde Yüce Allah’ın manevî huzuruna yükselir. Yüce Allah’a yalvararak manevî yakınlığa erer. Mü’min için ne yüksek bir şeref!.. Bütün hak dinler, insanlara namaz kılmalarını emretmişlerdir. Bizim sevgili Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de, peygamber olarak gönderilişlerinden itibaren namaz kılmakla yükümlü olmuştur. Ancak o zaman, güneşin doğuşundan ve batışından sonra olmak üzere günde iki defa namaz kılınıyordu. Sonra Miraç gecesinde beş vakit namaz farz olmuştur. Hazreti Peygamber’in miracı ise, sahih kabul edilen rivayete göre, Medine’ye hicretlerinden on sekiz ay önce Recep ayının yirmi yedinci gecesinde olmuştur.

Kur’an-ı Kerîm’de ve hadîs-i şeriflerde namaza dair birçok emirler ve öğütler vardır. Bütün bunlar, İslam dininde namaza ne kadar büyük önem verildiğini gösterir. Bir ayet-i kerîmenin anlamı şöyledir: “Ey Resulüm! Sana vahy olunan Kur’an ayetlerini güzelce oku ve namazı gereği üzere kıl. Gerçekten namaz, edeb ve namusa uygun olmayan şeylerden, çirkin görülen işlerden alıkor. Her halde Yüce Allah’ı zikretmek, her ibadetten daha büyüktür. Yüce Allah bütün yaptıklarınızı bilir.” Namaz ibadeti ise, en büyük zikirdir. Diğer bir ayet-i kerîmenin anlamı şöyledir: “Namazı gereği üzere yerine getiriniz, zekatı yeriniz. Nefisleriniz için hayır olarak önceden ne gönderirseniz, onu Yüce Allah yanında (sevap olarak) bulursunuz; asla kaybolmaz. Muhakkak ki, Allah yaptıklarınızı görür.” Bir hadîs-i şerîfde: “Namaz dinin direğidir.” buyurulmuştur.

Diğer bir hadîs-i şerîfin anlamı şöyle: “Namaz, kişinin kalbinde bir nurdur; artık sizden içini aydınlatmak dileyen, kalbindeki nurunu artırmaya çalışsın.” İşte bütün bu mübarek ayetlerle hadîs-i şerifler, namazın Yüce Allah yanında ne kadar büyük ve makbul bir ibadet olduğunu göstermeye yeterlidir.

Kalbimiz Allah’a Ait…

Kalbinizin Allah’a ait olduğunu ne zaman anlarsınız biliyor musunuz? Her zaman seksen atan nabzınız yüz otuz ve yüz kırka yükseldiği zaman… Başınız dönmeye, elleriniz uyuşmaya, gözleriniz kararmaya, ağzınız kurumaya başladığında..

Ölüm korkusuyla bir ambulansa binip acile kaldırıldığınızda… Şimdi ölürsem Allah beni affeder mi, neleri başardım, neleri başaramadım diye düşünmeye başladığınızda…

O’ndan başka düşündüğünüz, üzüldüğünüz her şeyin ve herkesin yanlış olduğunu hissettiğinizde…

Boşuna geçen yılların pişmanlığını tam da o an hissedersiniz. O hastanenin acilinden çıkamazsanız uğruna canınızı verdiğiniz işiniz, eşiniz, evladınız, eviniz, arabanız, arsanız bu toprağın üstünde kalacak.

Üzüldüğünüz her şey bu dünyada kalırken siz Allah’ın huzuruna çıkacaksınız. O zaman anlarsınız ki bu kalp Allah’a ait.

Kalbi attıran, durduran, dengesini ayarlayan güç ve kuvvet sahibi yalnızca Allah.

O’nun yolundan başka çaba gösterdiğimiz her yol çıkmaz…

O’ndan başka herkes uzak…

Tesettür: Kalbin İhramı

Tesettür örtünmek, setretmek demektir. Dinimizde tesettür kadınların el ve yüzlerinin dışında kalan bölgelerinin görünmeyecek şekilde giyinmesidir.

Bir anlamda tesettür ihrama girmek demektir. İhram ise bütün dünyevi süslerden, nefsin arzularından, kaygılardan sıyrılmaktır. Sade, gösterişsiz ve iffet sahibi olmaktır.

Kalbin tesettürü insanı ahirete yönlendirir ve Allah’ın rızasını öne alır. Kalbi kinden, hırstan, nefretten ve şehvetten arındırmayan bir tesettür sadece kıyafetle sınırlı kalır. Tesettürün gerçek manası onu davranışlarımıza da yansıtabilmektir.

Kalbimiz, halimiz ve kıyafetimiz bir araya geldiğinde tesettürü oluşturur. Başörtüsü Allah’a olan sevgimizin göstergesidir. O’nun rızasına bir adım daha yaklaştıracak bir ayettir.

Kuran-ı Kerim’de Nur Suresinin 30. ayetinde mümin erkeklerin harama bakmamaları, namus ve iffetlerini korumaları emredildikten sonra 31. ayetinde kadınlarla ilgili olarak: “Mümin kadınlara da söyle, gözlerini bakmaları haram olan şeylerden çevirsinler,
edep yerlerini korusunlar. Kendiliğinden görünen kısımlar müstesna ziynetlerini açmasınlar, başörtülerini yakalarının üzerine örtsünler” buyrulmuştur.