Züleyha’nın Zindanı

Nefsine yenilmiş bir kadının Yusuf Peygamber’e reva gördüğü yer midir zindan yoksa Züleyha’nın kalbi mi? İffetli peygamberin kalbinde değil midir özgürlük?

Züleyha kendini sarayda özgür zannederken esir değil midir günaha? Şeytanın yolunda attığı adımlarla iftira attığı Peygamber zindanı medrese eylemiştir.

Üzülünce Allah der, bunalınca Allah der.. Zindanın Allah’ın mülkü olduğunu söyler. Halini Rabbinin görmesinin yeteceğini söyler. Allah’ın sevgisi ona yeter.

Herkese yardım eder zindanda, temizlik yapar.. İnsanların kalplerini temizler Allah’ın nuruyla.

Zindan onu dışarıdaki kötülüklerden koruyan bir ödüldür. Çünkü kalbi özgürdür. Allah yolunda özgürleşmiş kalbi hangi mekan kısıtlayabilir?

İçinde hırs ve kin büyüten gönüller bilir. Zindan hırslı bir kalptir. Kötülükten beslenen gönüldür.

Yusuf gönüllü olmak nefse zor olandır. Tövbeyi, arınmayı, Allah yolunda ağlamayı gerektirir.

Kalbinde Allah olana ayrımlar yoktur. Hastalık-sağlık, zenginlik-fakirlik, hapis-özgürlük, güzellik-çirkinlik yoktur.

Sadece Allah ile atan bir kalp vardır. Sadece Allah vardır.

Allah’ı tanıyana kadar Züleyha nefsine esirdir, Allah’ı tanıdıktan sonra ise nefsi ona esir olmuştur.

Anlamıştır ki Züleyha Allah’tan başka ilah ve O’ndan başka aşk yoktur.

Kul Hakkı ve Telafisi

Kul hakkı Allah’ın affetmediği ve kullarının tercihine bıraktığı tek büyük günahtır. Dinimizde insanın malı, canı ve namusu kutsaldır. Bu kutsallığa gelebilecek zararlar şöyledir:

1.Müslüman kardeşine selam vermek

2.Hastalanınca ziyaret etmek

3. Ölünce cenazesinde bulunmak

4.Nasihat istediğinde nasihat etmek

5.Ona dua etmek

6.Davetine icabet etmek

7.iyi yolda olanları desteklemek

8.Günahkarlar için af dilemek

9.Tövbe edenleri sevmek

10.Mala ya da cana zarar vermek

11.İftira atmak

12.Korkutmak ya da vurmak

13.Rüşvet almak

14.Yalan söylemek

15.Aldatmak

16.Birinin sırrını açıklamak

17.Gıybet etmek

18.Hırsızlık yapmak

19.Birini öldürmek

20.Alınan borcu geri vermemek

Kul hakkının telafisi hakkını aldığımız kişiden helallik istemek ve ona iyilik etmektir. Eğer ulaşamazsak o kişi için dua etmek ve Allah’tan af dilemektir. Bu kişilerle helalleşmeden Allah kişiyi cennetine almayacaktır.

Kanuni Sultan Süleyman Şeyhülislam Ebu Suud’a karıncaların sardığı bir ağacı kesip kesemeyeceğini sorar:

”Dırahta ger ziyan etse karınca ziyanı var mıdır anı kırınca.”

Şeyhülislam cevap verir: ” Yarın Hakk’ın divanına varınca Süleyman’dan hakkını alır karınca.”

Daha sonra Kanuni Sultan Süleyman bu ağaca dokunmamıştır.

Allah hepimizi tüm yaratılmışların haklarından azad eylesin. Amin..

Salavatın Güzelliği

Salavat Rasulullah’a selam göndermektir. ” Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed.” ” Allah’ın selamı ve rahmeti Rasulullah(sav) ve ailesinin üzerine olsun.”

O’nu hatırladığımızın bir göstergesidir. İnsan nasıl sevdiğinin halini hatrını soruyorsa Rasulullah’a salavat okumak da böyledir.

Mutlu ve üzgün olduğumuz anları O’nunla paylaşmaktır. Bir salavatla günahımız silinir çünkü kalbimize nur yağar. O’nun adı alemlere rahmet ve hidayettir.

Her salavatla biraz daha doğru yolu buluruz. Salavat okuyan kişiyi melekler Rasulullah’a bildirir.

O’nunla buluşma şerefine kavuşuruz. İnşaAllah O da bu vesileyle bizlere dua eder.

Kur’an’da “Allah ve melekleri şüphesiz Peygambere salât ediyorlar. Ey iman etmiş olanlar, siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selam verin.” (Ahzab, 33/56) buyurulur.

Allah hepimizi O’nun nuruna kavuştursun. Amin..

Dert Allah’tan Hediyedir

Dertler ve sıkıntılar Allah’tan bizlere bir hediyedir. Bu dertler sebebiyle dergah-ı ilahiyeye başvururuz. Allah samimiyetimiz ve aciziyetimize bakıp duamıza cevap verir.

Dilde, halde ve tavırlarda samimiyet gerekir. Kalbimizdeki tevhidi sağlamlaştırıp Allah’ın kapısını öyle çalmalıyız. Allah’tan başka medet umduğumuz herkesi ve her şeyi kalbimizden temizlemeliyiz.

Allah en sevdiği kullarını, peygamberleri, evliyaları, salihleri sıkıntıyla imtihan etmiştir. Dert yoluyla sevdiklerini kapısına çağırır.

Rabbimiz sahteliklerle kullarına zarar gelsin istemez. Cennet nimetini bağışlamak için ömür verdiği kulunun ziyan olmasını istemez.

İnsanı tövbeye, hakikate çağıran dert Allah’tan hediyedir. Mutlulukta, bollukta Rabbini bulamayan kul darlıkta ve sıkıntıda Allah’ı bulur.

Allah kalplere huzur verendir. Tek gerçek ve en hakiki sevgili Allah’tır. Kuluna asla zulmetmez.

” İnsan bu aleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Dua esas-ı ubudiyettir.”(Risale-i Nur,23.söz)

Yani dua kulluğun temel görevidir. Her an Allah ile iletişim halinde olmaktır.

Allah bizlere samimiyetle dua etmeyi nasip etsin. Amin.

Tefekkür ve İman

Tefekkür insanın sevaplarını, günahlarını, doğayı, yaratılmışları, ahireti, kendini ve Allah’ı düşünmesi ve O’nun yarattığı her şeyle imanını arttırması demektir.

Hayret edebilen insan toprağa, tohumlara, güneşe, yıldızlara bakıp şaşırır ve bunlar hakkında düşünür.

Allah’ın kitabi olan kainat bizlere Allah’ın isimlerini sergiler. Yani Rahman, Rahim, Cami, Müheymin, Vedud, Settar, Rezzak, Şafi, Hayy, Kayyum isimleri denizlere, ormanlara, göllere, yağmura, buluta gizlenmiştir.

Kalbin düşüncesi zikirdir. Bu nedenle zikreder ve bunları düşündükçe Allah’ı daha çok severiz. Çünkü O’nun karşısında daha çok tevazu sahibi oluruz ve kulluğa sarılırız.

Allah bunları boşuna yaratmamıştır. Yani bizlerin görevi bunlara bakıp Allah’ın varlığını ve birliğini kalbimize kesin olarak ispat etmektir.

Kur’an-ı Kerim’de Allah şöyle buyurmuştur: ” Sağduyulular o kimselerdir ki ayaktayken, otururken ve yatarken daima Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında, Allah’ın varlığını ispat için iyice düşünürler ve şöyle derler: ” Ey Rabbimiz sen bunları boşuna yaratmadın. ”

Bir insan vücuduna baktığımız zaman Allah’ın sanatına hayran kalırız. Bir damla sudan önce kan pıhtısı sonra et parçası yaratmıştır. Bunlara ek olarak mide, kalp, göz, akciğer bir araya getirilip kemiklerle sağlamlaştırılmıştır.

” Sizi yaratmak mı çetin yoksa semayı yaratmak mı. Allah onu bina etmiştir. Yükselttiğini yükseltti de onu düzgün bir nizama koydu. Gecesini karanlık yaptı gündüzünü aydınlık.” ( En-Naziat:27-29 )

”Üstünüze yedi sağlam gök bina ettik.”

”Semada yağmur, rızkınız ve vaad olunduğunuz cennet vardır.”

Sonuç olarak kainattaki her zerre, insan, hayvan, çiçek Allah’a olan imanı ve sevgiyi arttırır. Her biri O’nun delilidir. Aynı Kuran-ı Kerim gibi.

” Göklerde ve yerdeki her şey Allah’ındır. Allah vekil olarak kafidir.” ( Nisa-364 )

Allah bu ayetle her şeyin sahibinin kendisi olduğunu ve dost olarak yeteceğini bildiriyor.

Allah hepimizi aklı ve kalbiyle tefekkür eden kullardan eylesin.. Amin.

Hz. İbrahim Halilullah’ ın Gül Bahçesi

Hz. İbrahim imanıyla herkese örnek olan ve elleriyle Kabe’ yi inşa eden yüce peygamber.. Batıp gidenleri sevmeyen peygamber..

” Sonra Ay’ı görünce bu mu benim Rabbim diye sordu ” ( En’am, 77 )

” Fakat o da batıp gidince ant olsun demişti eğer Rabbim bana hidayet etmemiş olsaydı muhakkak sapıtanlardan olacaktım.”

(En’am ,77)

Zalim kral Nemrut’ un tanrılarına karşı çıkıp bir tek Allah’ı savunan Hz. İbrahim Nemrut’un gözünde vahşice yakılmalı ve halka ibret olmalıydı.

Bütün halka odun toplatıp getirtti zalim kral. Bu öyle bir ateş olmalıydı ki ucu bucağı olmamalı ve hiç sönmemeliydi. Ateş yakıldı ve kibrinden gözü kör oldu Nemrut’ un.

” Yakında bir tek ilah ben olacağım, ben ” dedi.

İbrahim Peygamber mancınığın üstüne çıkınca: ” Siz dünya hayatında birbirinizle kafirlikte dostsunuz Allah’ı bırakıp ancak putlara tutundunuz. Fakat kıyamette kiminiz kiminize lanet edeceksiniz. Barınacağınız yer ateştir. Hiç bir yardımcınız da yoktur.” ( Ankebut,25 )

”Ben dedi, doğrusu Rabbime gidiciyim. O bana yol gösterir. ” ( Saffat,99 )

İbrahim Peygamber ateşe atılacağı sırada Cebrail gelerek bir isteği olup olmadığını sordu.. ”Senden bir isteğim yok. Hasbinallahi ve’l nimel vekil (Allah bana yeter. O ne güzel vekildir.” dedi.

PEYGAMBERİ YAKMAYAN GÜL BAHÇESİ ATEŞ

Bu andan sonra mucizeler sahibi, ol dediğinde olduran Allah ” Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selamet ol ” (Enbiya,21:69) buyurdu.

Halilullah İbrahim Peygamberin ateşi bir gül bahçesine dönüştü. Allah’ın dostu olana ateş ne yapabilirdi?

Teslimiyetiyle en yüce dosta dost oldu peygamber.

Zalim kral Nemrut ise o koskoca sarayında, en güzel uykusunda burnundan giren bir sinekle başını duvara vurarak ölmüştü.

Koskoca ateşi Halilullah’a serin eyleyen Allah, zalim kralı küçücük sineğe kurban etmişti.. Çünkü Allah El-Adil’dir.

”Kitapta İbrahim’i de an. O doğruluğu ve sıdkı çok olan bir peygamberdi.” (Meryem,41)

Resulullah (sav) Hz. İbrahim için şöyle buyurmuştur: ” Ben babam İbrahim’in duası, annem Hacer’in rüyasıyım.”

İLK MABET, ALLAH’IN EVİ : KABE

Allah İbrahim Peygamberin kendisi için bir mabet yapmasını istediğinde oğlu İsmail ile Kabe’nin temellerini attı. Duvardaki bir boşluğu işaret ederek kapatılmasını istedi peygamber. İsmail parlak, mis gibi kokan bir taş getirdi. Hacer-ül Esved..

İbrahim Peygamber Kabe’ye koşup haykırdı: ” Lebbeyk Allahümme lebbeyk! ”

Allah’ın evi olan Kabe artık ziyarete hazırdı..

Ve Allah köle diye küçümsenen bir kadını, Hz. Hacer’i Kabe’ye komşu eyledi..

Şükredebildiğine Şükretmek

Allah’ın verdiği nimete şükretmek Rabbimizin en sevdiği davranışlardandır. Nefes almak, sağlıklı olmak, insanın işinin ve sevdiği insanların olması, ibadet edebilmek Allah’a şükrü gerektirir.

Bunlardan en önemlisi de şükredebildiğine şükretmektir. Hayata ve Allah’ın verdiklerine olumsuz yönden bakıp isyan eden milyonlarca insan varken Rabbimize şükredebilmek ayrıcalıktır.

Sahip olamadıklarımızı düşünüp üzülürken Allah bizlere verdiği nimetlerine devam ediyor. En büyük nimet imanla atan bir kalptir. Bu dünya hayatında nefsimizin oyunlarına karşı güçlü durmak, durabilmek Allah’a şükrü gerektirir. Bu şükür ve güçlülük imanla mümkündür.

Şükrettiğimizde özgür oluruz, vicdanımız huzur buluruz. Bu dünyada Allah’ın misafirleriyiz ve O’nun bize ihsan ettiklerine karşı isyan etmeye hakkımız yok.

Rabbimiz şöyle buyurmuştur:” Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara Suresi, 216)

Çok istediğimiz bir şeyin bize ne getireceğini bilemeyiz. Bu nedenle Allah en iyisini bilir diyerek umutlu olmalıyız.

Allah hepimizi şükrettiğine şükredebilen kullarından eylesin. Amin..

Özgürlük Nedir?

Özgürlük nefsin ve şehvetin tutsaklığından kurtulup arı ve duru bir kalple Allah’a kul olmaktır. Böylece Allah sevgisine sarılıp geçici dünya nimetlerinin (paranın, makamın, malın, kadın-erkeğin, şöhretin) esaretinden kurtulmaktır.

Her nefesin sahibinin Allah olduğu bilinciyle takva sahibi olmaktır ve hiç bir arzuya bağlanmamaktır.

Rabbine kul olan insan Allah’ın rızası dışındaki her arzudan kurtulur. İnsan bağlandığı şeylerle manevi bir kurtuluş yolu arar çünkü huzur bulmak ister ama Allah yolu dışındaki bütün yolların huzuru fanidir.

Nefis zincirinden kurtulan kul Allah’ın isimlerine sarılır. Bu nedenle sadece Allah’a kulluğun verdiği nefis terbiyesi insana gerçek huzuru verir.

Örneğin; ölümden ve bu dünyadaki hapisten korkan insanın asıl korktuğu özgürlüğünü kaybetmektir. Özgürlük; Allah’ın seçimine razı olduktan sonra kendi özgür irademizle en doğru seçimi yapmaktır.

Bu nedenle kul gerçek sevgiye kavuşmak istiyorsa nefis ve şeytandan , Allah’ın rızası haricindeki arzulardan ve aşklardan kurtulmaktır.

İlahi aşk Allah aşkı, tabiat aşkı ve insan aşkını birleştiren bir bütündür. Böylece Allah’ı seven insan başka neyi severse sevsin yine Allah’ı seviyordur.

Bu mertebedeki insanın kalbinde ne dünyada ne ahirette bedeni bir arzuya kavuşma isteği yoktur. Yani Allah’tan razı olan nefsin sahibi gerçek huzuru bulur.

”Rabbim nefsime nurundan bir nur ver” diye dua etmeliyiz. Allah nefsi boş isteklerden men etti. Rabbinden korkan ve nefsin boş isteklerine karşı gelen kullar cennetle müjdelenmiştir.

Hz. Ömer gibi ” Kalbim Rabbimi Rabbimin nuruyla gördü” diyebilmemiz için nefsimizi yenmemiz gerekir.

Gerçek mümin bütün mevcudatı kalbinden çıkarır. Allah-u Teala ise o kalpte en şerefli misafir olur.

Sonuç olarak dünya ve ahirette Allah’ın veli kulu olabilmemiz için fedakarlık yapmalıyız. Nefsimizden ve sevdiğimiz her şeyden infak etmeliyiz.

Rabbim hepimizi O’ nunla özgürleşmiş kullarından eylesin. Amin..

Allah’ın Rızasını Nasıl Kazanabiliriz?

Kabe,Mekke

Allah-u Teala’nın dostluğu ve rızasını kazanmak O’nun sevdiği kullarına hediye ettiği bir makamdır.

Sevginin kaynağı olan Allah’ın rızası da iyilik ve güzelliklere bağlıdır.

Öfkeli olduğumuzda bir insanı affedebilmek, sabredebilmek, bir dilim ekmeği paylaşabilmek, susuz bir hayvana su vermek, hasta ziyaret etmek O’nun rızasını kazanabileceğimiz davranışlardandır. Bu nedenle bu davranışlara yönelmeliyiz.

Namaz kılmak, oruç tutmak, Kur-an’ı Kerim okumak Allah katında ne kadar değerli ise bu ibadetlerin bize kattığı gönül güzelliklerini hayatımıza katmak da aynı derecede önemlidir.

Şükretmek ve tevekkül sahibi olmak imanın gereğidir. Allah’ın rızasına giden yolları aramak, hayır işlerinde çalışmak, nefis mücadelesi yapmak bizleri Rabbimizin rızasına kavuşturur.

En önemlisi de Allah’ı razı etmek için kalbimizle attığımız adımlardır.

Allah’ın Rızası İle İlgili Ayetler

  1. Bakara Suresi, 207: İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah’ın rızasını aramak amacıyla nefsini satın alır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır.
  2. Bakara Suresi, 265: Yalnızca Allah’ın rızasını istemek ve kendilerinde olanı kökleştirip-güçlendirmek için mallarını infak edenlerin örneği, yüksekçe bir tepede bulunan, sağanak yağmur aldığında ürünlerini iki kat veren bir bahçenin örneğine benzer ki, ona sağanak yağmur isabet etmese de bir çisintisi (vardır). Allah, yaptıklarınızı görendir.
  3. Bakara Suresi, 272: Onların hidayete ermesi, senin üzerinde (bir yükümlülük) değildir. Ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir. Hayır olarak her ne infak ederseniz, kendiniz içindir. Zaten siz, ancak Allah’ın hoşnutluğunu istemekten başka (bir amaçla) infak etmezsiniz. Hayırdan her ne infak ederseniz -haksızlığa (zulme) uğratılmaksızın size eksiksizce ödenecektir.
  4. Al-i İmran Suresi, 15: De ki: “Size bundan daha hayırlısını bildireyim mi? Korkup sakınanlar için Rablerinin Katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır. Allah, kulları hakkıyla görendir.”
  5. Al-i İmran Suresi, 162: Allah’ın rızasına uyan kişi, Allah’tan bir gazaba uğrayan ve barınma yeri cehennem olan kişi gibi midir? Ne kötü barınaktır o.
  6. Al-i İmran Suresi, 174: Bundan dolayı, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan bir bolluk ve Allah’tan bir nimetle geri döndüler. Onlar, Allah’ın rızasına uydular. Allah, büyük fazl sahibidir.
  7. Nisa Suresi, 114: Onların ‘gizlice söyleşmelerinin’ çoğunda hayır yok. Ancak bir sadaka vermeyi veya iyilikte bulunmayı ya da
  8. insanların arasını düzeltmeyi emredenlerinki başka. Kim Allah’ın rızasını isteyerek böyle yaparsa, artık ona büyük bir ecir vereceğiz.
  9. Maide Suresi, 16: Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları Kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip iletir.
  10. Tevbe Suresi, 72 : Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara içinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vadetmiştir. Allah’tan olan hoşnutluk ise en büyüktür. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.

Allah hepimizi razı olduğu ve cennete giren kullarından eylesin..

Amin.

Ashab-ı Kehf ve Kehf Suresi

Mağara halkı anlamına gelen Ashab-ı Kehf kafir toplumdan kaçıp mağaraya sığınan bir grup mümin gençtir. Yedi uyuyanlar olarak bilinirler. Kuran-ı Kerim’de bu mağaraya sığınıp yıllarca Allah tarafından uyutuldukları, köpekleri Kıtmir’in de onlara eşlik ettiği, belli bir süre sonra uyandırıldıkları bilinir.

İçlerinden bir genç şehre alışverişe gümüş parayla gittiğinde halkın onlara bu paranın 300 yıl önceye ait olduğunu söylediği bilinir. Halk bu parayı hazine olarak kabul eder.

Bu zamanda kral ve halk Hrıstiyan olmuştur. Gençlerden biri krala kaçış olayını anlatınca kral ve şehir halkı mağaraya gitmiş oradaki gençlerle konuşmuştur. Daha sonra gençler tekrar uykuya dalmıştır.

Ashab-ı Kehf’in Duası

Kuran-ı Kerim’de şöyle geçmektedir:” Rabbena atina milledünke rahmetevve heyyi’lena min emrina raseda.”

Meali: ” Ey Rabbim ! Bizlere tarafından bir rahmet ihsan et ve bize işimizde bir başarı hazırla. ”

Kehf Suresi

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1. Hamd, kuluna Kitab’ı (Kur’an’ı) indiren ve onda hiçbir eğrilik yapmayan Allah’a mahsustur.

2,3,4. (Allah onu), katından gelecek şiddetli bir azap ile (inanmayanları) uyarmak, salih ameller işleyen mü’minleri, içlerinde ebedî olarak kalacakları güzel bir mükâfat (cennet) ile müjdelemek ve “Allah, bir çocuk edindi” diyenleri de uyarmak için dosdoğru bir kitap kıldı.

5. Bu konuda ne kendilerinin, ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Ne büyük bir söz (bu) ağızlarından çıkan! Onlar ancak yalan söylüyorlar.

6. Demek sen, bu söze (Kur’an’a) inanmazlarsa, arkalarından üzülerek âdeta kendini tüketeceksin!

7. İnsanların hangisinin daha güzel amel yaptığını deneyelim diye şüphesiz biz yeryüzündeki şeyleri ona bir ziynet yaptık.

8. Biz, elbette (zamanı gelince) yeryüzündeki her şeyi bir kuru toprak hâline getireceğiz.

9. Yoksa sen, (sadece) Ashab-ı Kehf ve Ashab-ı Rakîm’i mi bizim ibret verici delillerimizden sandın?

10. Hani o gençler mağaraya sığınmışlardı da, “Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır” demişlerdi.

11. Bunun üzerine biz de nice yıllar onların kulaklarını (dış dünyaya) kapattık (Onları uyuttuk).

12. Sonra onları uyandırdık ki, iki zümreden hangisinin bekledikleri süreyi daha iyi hesap ettiğini bilelim.

13. Biz sana onların haberlerini gerçek olarak anlatıyoruz: Şüphesiz onlar Rablerine inanmış birkaç genç yiğitti. Biz de onların hidayetlerini artırmıştık.

14,15. Kalkıp da, “Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. O’ndan başkasına asla ilâh demeyiz. Yoksa and olsun ki saçma bir söz söylemiş oluruz. Şunlar, şu kavmimiz, O’ndan başka tanrılar edindiler. Onlar hakkında açık bir delil getirselerdi ya! Artık kim Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalimdir?” dediklerinde onların kalplerine kuvvet vermiştik.

16. (İçlerinden biri şöyle dedi:) “Mademki onlardan ve Allah’tan başkasına tapmakta olduklarından yüz çevirip ayrıldınız, o hâlde mağaraya çekilin ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın ve içinde bulunduğunuz durumda yararlanacağınız şeyler hazırlasın.”

17. (Orada olsaydın) güneş doğduğunda onun; mağaralarının sağ tarafına kaydığını, batarken de onlara dokunmadan sol tarafa gittiğini görürdün. Kendileri ise mağaranın geniş bir yerinde idiler. Bu, Allah’ın mucizelerindendir. Allah, kime hidayet ederse işte o, doğru yolu bulandır. Kimi de şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.

18. Uykuda oldukları hâlde, sen onları uyanık sanırsın. Biz onları sağa sola çeviriyorduk. Köpekleri de mağaranın girişinde iki kolunu uzatmış (yatmakta idi.) Onları görseydin, mutlaka onlardan yüz çevirip kaçardın ve gördüklerin yüzünden için korku ile dolardı.

19. Böylece biz, birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: “Ne kadar kaldınız”? dedi. (Bir kısmı) “Bir gün, ya da bir günden az”, dediler. (Diğerleri de) şöyle dediler: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi şu gümüş para ile kente gönderin de baksın; (şehir halkından) hangisinin yiyeceği daha temiz ve lezzetli ise ondan size bir rızık getirsin. Ayrıca, çok nazik davransın (da dikkat çekmesin) ve sizi hiçbir kimseye sakın sezdirmesin.”

20. “Çünkü onlar sizi ele geçirirlerse ya taşlayarak öldürürler, yahut kendi dinlerine döndürürler. O zaman da bir daha asla kurtuluşa eremezsiniz.”

21. Böylece biz, (insanları) onların hâlinden haberdar ettik ki, Allah’ın va’dinin hak olduğunu ve kıyametin gerçekleşmesinde de hiçbir şüphe olmadığını bilsinler. Hani onlar (olayın mucizevî tarafını ve asıl hikmetini bırakmışlar da) aralarında onların durumunu tartışıyorlardı. (Bazıları), “Onların üstüne bir bina yapın, Rableri onların hâlini daha iyi bilir” dediler. Duruma hâkim olanlar ise, “Üzerlerine mutlaka bir mescit yapacağız” dediler.

22. (Ey Muhammed!) Bazıları bilmedikleri şey hakkında atıp tutarak: “Onlar üç kişidirler, dördüncüleri köpekleridir” diyecekler. Yine, “Beş kişidirler, altıncıları köpekleridir” diyecekler. Şöyle de diyecekler: “Yedi kişidirler, sekizincileri köpekleridir.” De ki: “Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Zaten onları pek az kimse bilir. O hâlde, onlar hakkında (Kur’an’daki) apaçık tartışma(yı aktarmak)dan başka tartışmaya girme ve bunlar hakkında onlardan hiçbirine bir şey sorma.”

23. Hiçbir şey hakkında sakın “yarın şunu yapacağım” deme!

24. Ancak, “Allah dilerse yapacağım” de. Unuttuğun zaman Rabbini an ve “Umarım Rabbim beni, bundan daha doğru olana ulaştırır” de.

25. Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar. Buna dokuz daha eklediler.

26. De ki: “Kaldıkları süreyi Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybını bilmek O’na aittir. O, ne güzel görür; O, ne güzel işitir! Onların, O’ndan başka hiçbir dostu da yoktur. O, hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmez.”

27. Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku. O’nun kelimelerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. O’ndan başka asla bir sığınak da bulamazsın.

28. Sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte ol. Dünya hayatının zînetini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, boş arzularına uymuş ve işi hep aşırılık olmuş kimselere boyun eğme.

29. De ki: “Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” Biz zalimlere öyle bir ateş hazırladık ki, onun alevden duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. (Susuzluktan) feryat edip yardım dilediklerinde, maden eriyiği gibi, yüzleri yakıp kavuran bir su ile kendilerine yardım edilir. O ne kötü bir içecektir! Cehennem ne korkunç bir yaslanacak yerdir.

30. Gerçek şu ki, iman edip iyi işler yapanlara gelince, elbette biz iyi iş yapanların ecrini zayi etmeyiz.

31. İşte onlar için içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada tahtlar üzerine kurularak altın bileziklerle süslenecekler, ince ve kalın ipekten yeşil giysiler giyeceklerdir. O ne güzel karşılıktır! Cennet de ne güzel bir yaslanacak yerdir!

32. Onlara şu iki adamı örnek ver: Onlardan birine iki üzüm bağı vermiş, bağların çevresini hurmalarla donatmış, ikisinin arasına da bir ekinlik koymuştuk.

33. Her iki bağ da meyvelerini vermiş ve ürünlerinden hiçbir şeyi eksik bırakmamıştı. Bu iki bağın arasından bir de nehir fışkırtmıştık.

34. Derken onun büyük bir serveti oldu. Arkadaşıyla konuşurken ona dedi ki: “Benim malım seninkinden daha çok. Adamlardan yana da senden daha üstünüm.”

35. Derken kendine zulmederek bağına girdi. Şöyle dedi: “Bunun sonsuza değin yok olacağını sanmıyorum.”

36. “Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Rabbime döndürülsem bile andolsun bundan daha iyi bir sonuç bulurum.”

37. Arkadaşı, ona cevap vererek dedi ki: “Seni topraktan, sonra bir damla döl suyundan yaratan, sonra da seni (eksiksiz) bir insan şeklinde düzenleyen Allah’ı inkâr mı ediyorsun?”

38. “Fakat O Allah benim Rabbimdir. Ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam.”

39,40. “Bağına girdiğinde ‘Mâşaallah! Kuvvet yalnız Allah’ındır’ deseydin ya!. Eğer benim malımı ve çocuklarımı kendininkilerden daha az görüyorsan, belki Rabbim bana, senin bağından daha iyisini verir. Seninkinin üzerine de gökten bir afet indirir de bağ kupkuru ve yalçın bir toprak hâline geliverir.”

41. “Ya da suyu çekiliverir de (bırak bir daha bulmayı) artık onu arayamazsın bile.”

42. Derken bütün serveti helâk edildi. (Yıkılmış) çardakları üzerine çökmüş hâldeki bağına yaptığı harcamalar karşısında ellerini oğuşturuyor ve şöyle diyordu: “Keşke Rabbime hiçbir kimseyi ortak koşmasaydım..”

43. Onun, Allah’tan başka kendisine yardım edebilecek kimseleri yoktu. Kendi kendini kurtaracak güçte de değildi.

44. İşte bu durumda velayet (himaye ve koruyuculuk) yalnızca hak olan Allah’a mahsustur. O’nun mükâfatı da daha hayırlıdır, vereceği sonuç da daha hayırlıdır.

45. Onlara dünya hayatının örneğini ver: (Dünya hayatı), gökten indirdiğimiz yağmur gibidir ki, onun sebebiyle yeryüzünün bitkileri boy verip birbirine karışırlar. Fakat bütün bu canlılık sonunda rüzgârın savurduğu kuru bir çer çöpe döner. Allah, her şey üzerinde kudret sahibidir.

46. Mallar ve evlatlar, dünya hayatının süsüdür. Baki kalacak salih ameller ise, Rabbinin katında, sevap olarak da ümit olarak da daha hayırlıdır.

47. Dağları yürüteceğimiz ve senin yeryüzünü çırılçıplak göreceğin günü bir hatırla. Biz onları mahşerde toplarız da içlerinden hiçbirini bırakmayız.

48. Hepsi saf saf Rabbinin huzuruna çıkarılırlar. Onlara, “Andolsun, sizi ilk önce yarattığımız gibi bize geldiniz. Oysa siz, sizin için hesaba çekileceğiniz bir zaman belirlemediğimizi sanmıştınız” denir.

49. Kitap ortaya konur. Suçluları, kitabın içindekilerden korkuya kapılmış görürsün. “Eyvah bize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük, büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!” derler. Onlar bütün yaptıklarını karşılarında bulurlar. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.

50. Hani biz meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik de İblis’ten başka hepsi saygı ile eğilmişlerdi. İblis ise cinlerdendi de Rabbinin emri dışına çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da İblis’i ve neslini, kendinize dostlar mı ediniyorsunuz? Hâlbuki onlar sizin için birer düşmandırlar. Bu, zalimler için ne kötü bir bedeldir!

51. Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılışına, ne de kendilerinin yaratılışına şahit tuttum. Saptıranları da hiçbir zaman yardımcı edinmiş değilim.

52. (Ey Muhammed!) Allah’ın, “Ortağım olduklarını iddia ettiklerinizi çağırın” diyeceği, onların da çağıracakları, fakat kendilerine (çağırdıklarının) cevap vermeyecekleri ve bizim de aralarına bir uçurum koyacağımız günü hatırla!

53. Suçlular (o gün) ateşi görünce, onun içine düşeceklerini iyice anlayacaklar ve ondan kurtuluş yolu da bulamayacaklardır.

54. Andolsun, biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü misali değişik şekillerde açıkladık. Fakat insan tartışmaya her şeyden daha çok düşkündür.

55. İnsanlara hidayet geldikten sonra onların inanmalarına ve Rab’lerinden mağfiret dilemelerine, ancak, öncekilerin başına gelenlerin kendi başlarına da gelmesi, ya da kendilerine azabın göz göre göre gelmesi (yönündeki beklentileri) engel olmuştur.

56. Biz, peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. İnkâr edenler ise, hakkı batılla çürütmek için mücadele ederler. Âyetlerimizi ve kendilerine yapılan uyarıları alaya alırlar.

57. Kim, kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatılıp da onlardan yüz çeviren ve elleriyle yaptığını unutandan daha zalimdir? Şüphesiz biz, onu anlamamaları için, kalplerine perdeler gerdik, kulaklarına da ağırlıklar koyduk. Sen onları hidayete çağırsan da artık ebediyen hidayet bulamazlar.

58. Rabbin, çok bağışlayıcıdır, merhamet sahibidir. Eğer yaptıkları yüzünden onları (dünyada) cezaya çarptırsaydı, elbette azaplarını çarçabuk verirdi. Hayır, onlar için belirlenmiş bir gün vardır ki (o gün gelince) hiçbir kurtuluş çaresi bulamazlar.

59. İşte zulmettiklerinde yok ettiğimiz memleketler.. Helâk edilmeleri için de belli bir zaman tayin etmiştik.

60. Hani Mûsâ, beraberindeki gence şöyle demişti: “İki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayacağım, ya da uzun zaman gideceğim.”

61. Onlar iki denizin birleştiği yere varınca, balıklarını unuttular. Balık denizde yolunu tutup kayıp gitti.

62. Oradan uzaklaştıklarında Mûsâ beraberindeki gence, “Öğle yemeğimizi getir, bu yolculuğumuzdan dolayı çok yorgun düştük” dedi.

63. Genç, “Gördün mü! Kayaya sığındığımız sırada balığı unutmuşum. Doğrusu onu sana söylememi bana ancak şeytan unutturdu- Balık şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti” dedi.

64. Mûsâ: “İşte aradığımız bu idi” dedi. Bunun üzerine tekrar izlerini takip ederek gerisingeri döndüler.

65. Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, kendisine tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.

66. Mûsâ ona, “Sana öğretilen bilgilerden bana, doğruya iletici bir bilgi öğretmen için sana tabi olayım mı?” dedi.

67. Adam, şöyle dedi: “Doğrusu sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin.”

68. “İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredebilirsin?”

69. Mûsâ, “İnşaallah beni sabırlı bulacaksın. Hiçbir işte de sana karşı gelmeyeceğim” dedi.

70. O da şöyle dedi: “O hâlde, eğer bana tabi olacaksan, ben sana söylemedikçe hiçbir şey hakkında bana soru sormayacaksın.”

71. Derken yola koyuldular. Nihayet, bir gemiye bindiklerinde (adam) gemiyi deldi. Mûsâ, “Sen onu içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu, şaşılacak bir iş yaptın.” dedi.

72. Adam, “Sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin, demedim mi?” dedi.

73. Mûsâ, “Unuttuğum için bana çıkışma ve bu işimde bana güçlük çıkarma!” dedi.

74. Yine yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocukla karşılaştıklarında, adam (hemen) onu öldürdü. Mûsâ, “Bir cana karşılık olmaksızın suçsuz birini mi öldürdün? And olsun çok kötü bir iş yaptın!” dedi.

75. Adam, “Sana, benimle beraberliğe asla sabredemezsin demedim mi?” dedi.

76. Mûsâ, “Eğer bundan sonra sana bir şey hakkında soru sorarsam, artık benimle arkadaşlık etme.(9) Doğrusu, tarafımdan (dilenecek son) özre ulaştın (bu son özür dileyişim)” dedi.(10)

77. Yine yola koyuldular. Nihayet bir şehir halkına varıp onlardan yiyecek istediler. Halk onları konuk etmek istemedi. Derken orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördüler. Adam hemen o duvarı doğrulttu. Mûsâ, “İsteseydin bu iş için bir ücret alırdın” dedi.

78. Adam, “İşte bu birbirimizden ayrılmamız demektir” dedi. “Şimdi sana sabredemediğin şeylerin içyüzünü anlatacağım.”

79. “O gemi, denizde çalışan birtakım yoksul kimselere ait idi. Onu yaralamak istedim, çünkü onların ilerisinde, her gemiyi zorla ele geçiren bir kral vardı.”

80. “Çocuğa gelince, anası babası mü’min insanlardı. Onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk.”

81. “Böylece, Rablerinin onlara, bu çocuğun yerine daha hayırlı ve daha merhametli bir çocuk vermesini diledik.”

82. “Duvar ise şehirdeki iki yetim çocuğa ait idi. Altında onlara ait bir define vardı. Babaları da iyi bir insandı. Rabbin, onların olgunluk çağına ulaşmalarını ve Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarmalarını istedi. Bunları ben kendi görüşüme göre yapmadım. İşte senin, sabredemediğin şeylerin içyüzü budur.”

83. (Ey Muhammed!) Bir de sana Zülkarneyn hakkında soru soruyorlar. De ki: “Size ondan bir anı okuyacağım.”

84. Biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık ve kendisine her konuda (amacına ulaşabileceği) bir yol verdik.

85. O da (Batı’ya gitmek istedi ve) bir yol tuttu.

86. Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar (gibi) buldu. Orada (kâfir) bir kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik.

87. Zülkarneyn, “Her kim zulmederse, biz onu cezalandıracağız. Sonra o Rabbine döndürülür. O da kendisini görülmedik bir azaba uğratır” dedi.

88. “Her kim de iman eder ve salih amel işlerse, ona mükâfat olarak daha güzeli var. (Üstelik) ona emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz.”

89. Sonra yine (doğuya doğru) bir yol tuttu.

90. Güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu kendileriyle güneş arasına örtü koymadığımız bir halk üzerine doğar buldu.

91. İşte böyle. Şüphesiz biz onun yanındakileri ilmimizle kuşatmışızdır.

92. Sonra yine bir yol tuttu.

93. İki dağ arasına ulaşınca, bunların önünde, neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir halk buldu.

94. Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Ye’cüc ve Me’cüc (adlı kavimler) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktadırlar. Onlarla bizim aramıza bir engel yapman karşılığında sana bir vergi verelim mi?”

95. Zülkarneyn, “Rabbimin bana verdiği (imkân ve kudret, sizin vereceğiniz vergiden) daha hayırlıdır. Şimdi siz bana gücünüzle yardım edin de, sizinle onların arasına sağlam bir engel yapayım” dedi.

96. “Bana (yeterince) demir madeni getirin” dedi. İki yamacın arasındaki boşluğu (dağlarla) bir hizaya getirince, “körükleyin!” dedi. Demiri eritip kor (gibi) yapınca da, “Bana erimiş bakır getirin, bunun üzerine boşaltayım” dedi.

97. Artık onu ne aşabildiler, ne de delebildiler.

98. Zülkarneyn, “Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi (kıyametin kopma vakti) gelince onu yerle bir eder. Rabbimin vaadi gerçektir” dedi.

99. O gün biz onları bırakırız, dalga dalga birbirlerine karışırlar. Sonra sûra üfürülür de onları toptan bir araya getiririz.

100,101. O gün cehennemi; gözleri Zikr’ime (Kur’an’a) karşı perdeli olan ve onu dinleme zahmetine dahi katlanamayan kâfirlerin karşısına (bütün dehşetiyle) dikeriz!

102. İnkâr edenler, beni bırakıp da kullarımı dost edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi kâfirlere konak olarak hazırladık.

103,104. (Ey Muhammed!) De ki: “Amelce en çok ziyana uğrayan; iyi iş yaptıklarını sandıkları hâlde, dünya hayatındaki çabaları kaybolup giden kimseleri size haber verelim mi?”

105. Onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na kavuşacaklarını inkâr eden, böylece amelleri boşa çıkan, o yüzden de kıyamet gününde amelleri için bir terazi kurmayacağımız kimselerdir.

106. İşte böyle. İnkâr etmeleri, âyetlerimi ve Peygamberlerimi alay konusu yapmaları yüzünden onların cezası cehennemdir.

107,108. Şüphesiz, inanıp yararlı işler yapanlara gelince, onlar için içlerinde ebedî kalacakları Firdevs cennetleri bir konaktır. Oradan ayrılmak istemezler.

109. De ki: “Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa ve bir o kadar da ilave etsek (denizlere deniz katsak); Rabbimin sözleri tükenmeden önce denizler tükenirdi.”

110. De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. (Ne var ki) bana, ‘Sizin ilâh’ınız ancak bir tek ilâhtır” diye vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa yararlı bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın.”